Max Stirner Kimdir? (1806- 1856)


Bavyeralı bir Alman olan Stirner, anarşizm adına en cesur söylemleri geliştirmesine karşın kendisi “utangaç, iradesiz, berbat bir küçük burjuvaydı.” Yaşamını bir kız okulunda öğretmenlik yaparak kazandı. Öğrenciliği esnasında Hegel’in derslerine katılmıştı. Müdavimi olduğu Berlin’deki Özgürler Kulübü’nde Engels ve Hegelci aydınlarla tartışmalara girmekte, yöneticileri arasında Kari Marx’ın da bulunduğu liberal eğilimli Rheinische Zeitungda makaleler yazmaktaydı.

Max-Stirner

En önemli kitabı ise 1844 de basılan Biricik İnsan ve Mülkiyeti idi. Stirner toplum, sınıf, ulus, insanlık gibi kavramların birer soyutlama olduğunu ileri sürerek, tek nesnel gerçeklik olarak kabul ettiği birey üzerinde yoğunlaştırdı düşüncelerini. Ona göre toplum, devlet, sınıf gibi baskıcı güçler karşısında birey güçsüz düşer ve kendisine yabancılaşır. Bu yabancılaşma kavramını Hegel’den alan Stirner, bireysel anlamda bu kavramı en uç noktalarına dek taşır. Yabancılaşma karşısında birey, kendi bireyselliğinin bilincine varacağı bir iç başkaldırıya girişmelidir.

Stirner, gerçek insanı silen hümanizme de karşı koyar. Öte yandan, sürekli devrim ve yaratıcılık halinde olan bireyin dinamizmini engelleyen kutsal ve statik devlet de onun karşıt olduğu temel yabancılaştırma kategorileri arasındadır. Devletin tek amacı vardır der: “Bireyi sınırlamak, baskı altına almak, kendine uyruk etmek, genel bir nesnenin buyruğu altında tutmak. Birey her şey olmadığı sürece Devlet var olabilir ancak.”86 Devlet, bir anlamda, bireysel bilincin sınırlanışının göstergelerinden biridir. Bu anlamda devlet bireysel yabancılaşmanın işaretlerini verir, açmazlarını gösterir.

Toplumsal hayatı zorunlu gören Stirner, doğal bir zorunluluk sonucu ortaya çıkan bu hayat tarzının, bir noktadan sonra bu zorunluluğu aşarak bireyler üzerinde ortaya çıkan soyut ve statik baskı mekanizmalarından birine dönüştüğünü söyler. Onun nazarında toplum, asla baskıcı ve statik olmayan, seyyal ve geçici ilişkilerin doğuracağı beraberliklerin alanı olmalıdır. Bu tarz ilişki biçimini çağrışımcı beraberlik olarak niteler ve adeta dini bir hayat olarak öngörür. Bu ise kuralların dışarıdan gelmediği, tam tersine insan fıtratının sesinin egemen olduğu bir toplumsal hayat biçimidir.

Stirner, hümanizme ( insancılık) de karşı koyar. Hümanizm, ideal insanın yaratılması adına, gerçek insanın feda edilmesi ve görmezlikten gelinmesidir. Bu tür bir idealize, insanın kendi benliğini ve bireysellik bilincini kurmasını engelleyecek, idealize edilen gerçek dışı ben adına sonuçsuz bir girişimi başlatacaktır. Toplumu bir yapıntı (kurgu) olarak kabul eden Stirner, bireyin iradesini hiçe sayan ve onu ezip geçen bir toplumsal yapıya karşı çıkarken, emeğin örgütlenmesine karşı koymaz. Bireyci bir düşünür olmasına rağmen kapitalizm ve liberalizme de karşı çıkar. Ona göre serbest rekabet rejiminde, yani liberalizmde birey sürekli bir şeyleri elde etmeye şartlandırılır. O nedenle de aşağılatıcı bir maddeciliğin esiri olur. Emeğin örgütlenmesiyse insana, kendi bireysel zevklerini gerçekleştirebileceği zaman ve imkanı kazandırır.

Stirner, mutlak anlamda bireysel özgürlüğü, insan bedeninin kısıtlılıkları nedeniyle bir yapıntı (kurgu) olarak görür. Önemli olan der, özgürleşmek değil, bireyselliğimizin inşası ve korunmasıdır. Çağrışımcı beraberlik dahi, yapılan sözleşme gereği, bireysel özgürlükleri kısıntıya uğratabilir. Ancak burada farklı olan bu kısıntıların toplumsal birer norm haline getirilmiş olmaması, geçici olması ve bireyin kendi özgürce fedakarlığından kaynaklanmasıdır. Stirner, bireysel bilinci güçlendirdiği açısın-

dan özel mülkiyeti de korur ve savunur. Paranın dolaşımını reddetmese de, egemenliğini yadsır. Kari Marx, bu açıdan, Stirner’i eleştirir ve onun zaten içerisinde yaşamış olduğu burjuva toplumunun yeni bir yorumunu yaptığını ileri sürer. Y ine bu yüzden ona Saim Max (Aziz Max) der. Stirner, bireysel iradeyi ve özgürlüğü engellediği için sosyalizmi de şiddetle yerer. Ona göre sosyalizmin bireye vaat ettikleri şeyler birer aldatmacadır. Bireyin gelişmesi ancak özgürlüğünün güvencede olması ile mümkünken, sosyalizm bunu önemsemez. Ttim bireylikleri soyut bir ortaklaşacılığın evrensel eşitleştirmesine bağımlı tutar. Gerçek insanı soyut insan yararına yok eder. Materyalist Alman düşünür Feurbach ise Hıristiyanlığın Özü adlı eserinde dini reddederken, hümanizm adına aynı insanı tanrılaştırır.

Marx da, Feuarbach’dan etkilendiği ölçüde insanın bu tarz bir yüceltilmesine katıldığı için eleştirilir Stirner tarafından.
Marx’a göre ise, anarşizmin savunulmasının, yani insanın kendi özbilincinin mutlak anlamda egemen olduğu bir düşe kapılmasının, ancak düşünürün kol işçiliğinden uzaklaşması ve bu tür bir sınıfla da ilişkisinin kesilmiş olması gerekir. Bu ise, üretken güçlerin karşısına çıkarılmış yeni bir sınıftır. Marx’a göre Stirner salt bir ideologdur. Bir Alman küçük burjuvasıdır. Bireyi yok etmekle suçladıklarının ötesinde, asıl kendisi gerçek bireyi kurban etmektedir. Stirner, Marx’a göre yok olması kaçınılmaz burjuvazinin bir savunucusudur. Ttim kutsallaştırma suçlarına
karşın da asıl o, benliği kutsallaştırmaktadır.

Stirner, Proudhon’u karşılıkçılık düşüncesinin dinsel niteliği nedeniyle, yani insan tekilliğini bastıran tüm toplumcu düşünceleri reddettiği için eleştirirken; aynı nedenle örgütsel yapılara dayanmayı esas alan devrimci düşünceleri de eleştirmektedir. Stirner, devletin karşısında konumlandırdığı yoksullardan söz ederken de “proletariat” kavramını kullanmaktaydı. Ancak bu Marx’ın kullandığı anlamda “işçi sınıfı” kavramından daha geniş bir anlama sahip olup, bir anlamda tüm ezilen, yoksul ve yoksun kesimleri kapsamaktaydı. Stirner açısından yoksullar, devlet karşısında kaybedecek hiç bir şeyi olmayan tüm toplumsal kesimleri kapsamaktadır.

   

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.