Ahmet Kaya kimdir?


Ahmet Kaya 1958 sonbaharında Malatya’da doğdu. Müzikle altı yaşında, babasının hediye ettiği bağlama ile tanıştı. Okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkanda çalışmaya başladı. Ailesinin geçim sıkıntısı çekmesi nedeniyle İstanbul Kocamustafapaşa’ya göç ettiler ve okulu bıraktı. İşportacılık ve çıraklık gibi çeşitli vasıfsız işlerde çalıştı. Birkaç arkadaşıyla birlikte Halk Birimleri Derneği’nin çalışmalarına katıldı. Çeşitli etkinliklerde bağlama çaldı. 1978 yılında Gelibolu’da askerlik yaptı. Askerlik dönüşü Gülten Kaya ile evlendi.

Ahmet Kaya

Uzun uğraşılar sonucu çıkardığı Ağlama Bebeğim albümünü 1985 yılında yayımladı. İstanbul Şan Tiyatrosu’nda küçük bir konser verdi. Yayımlandığı yıl albüm toplatıldı fakat daha sonra sansürü kaldırıldı. 1985 yılında ise ikinci albümü Acılara Tutunmak yayımlandı.

Şafak türküsü ile tanınması

Gülten Hayaloğlu, hapishanede idam cezasına mahkûm olan Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü şiirini Ahmet Kaya’ya iletti. Böylelikle geniş kitlelerce tanınması sağlanan albüm, 1986 yılında piyasaya çıkan Şafak Türküsü oldu. Bu albümde aranjör Oğuz Abadan’la çalıştı ve hemen hemen tüm besteleri kendisi yaptı. Aynı yıl An Gelir albümünü yayınladı.

1987’de Barış Plak’a geçen Kaya, bu plak şirketinden, “Başkaldırıyorum”, “İyimser Bir Gül”, “Sevgi Duvarı” ve “Başım Belada” albümlerini piyasaya sürdü. Kaya daha sonra Tempa’dan “Dokunma Yanarsın” isimli kaydını yayımladı. Doksanlı yıllarda daha büyük bir şirket olan Raks’a geçen sanatçı, bu plak şirketinden de sırasıyla “Şarkılarım Dağlara”, “Beni Bul”, “Dosta Düşmana Karşı” ve “Yakamoz” albümlerini yayımladı.

 

90’lara damgasını vuran albüm

Ahmet Kaya vefatının ardından Paris’in Père Lachaise Mezarlığı’na defnedilmiştir.

1980’lerde ”“Penceresiz kaldım anne / Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne” sözleriyle ünlü türküsüyle patlama yapan Kaya’nın kariyerinin doksanlar diliminde “Ağladıkça” isimli türkünün büyük bir yeri var. Ara Dinkjian’ın bestelediği bu türkü, sanatçıya sağ veya sol görüşlü farketmeksizin milyonlarca hayran kazandırdı.

Kaya, son olarak Gazeteciler Derneği’nde yaptığı konuşma nedeniyle karşılaştığı eleştiriler yüzünden Fransa’ya gitmişti. Bu toplantıda bir konuşma yapan Kaya: “Kürtçe bir klip çekmek istiyorum ve bunu yayımlayacak bir televizyon kanalı arıyorum” sözleri yüzünden tepki almıştı.

Ölümü

Ahmet Kaya, 2000 yılında Hoşçakalın Gözüm isimli albümünün kayıtlarını yaparken, Paris’in Porte de Versailles semtindeki evinde bir gece kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Bu albümde Karwan isimli şarkıyı seslendirdi. Cenaze merasimi Paris Kürt Enstitüsü’nde yapıldı

Sürgündeki Ahmet Kaya’nın hissettikleri

Başım hep beladaydı zaten. Türkiye’nin alışageldiği bir sanatçı tipi çizmiyorum. Hayatın farkındayım, akıllıyım, normlara uymuyorum. Medya, benden malzeme çıkaramıyor. Çünkü “Kim nerede-kiminle” programlarının aktörü olmuyorum. Ailemle ve inandığım geleneksel değerler üzerine inşa edilmiş bir yaşam sürdürüyorum, vergimi ödüyorum, namussuzluk yapmıyorum. Bütün haksızlıklara karşı çıkan, sistemi eleştiren ve her daim muhalif bir adamım. Benim başım, nasıl belada olmasın?

Bütün şarkılarıma bakın, kaderimi adeta ellerimle yazdığımı göreceksiniz. Başta ‘Başım Belada’ olmak üzere; ben şarkıların yolunu yürüyorum. Toplumcuyum. Beni rahatsız eden her şeyi, müziğimle eleştiriyor ve protesto ediyorum. Duygu üreten herkes gibi, gözümden yaş akıtan hiçbir şey karşısında suskun kalamıyorum. Hiçbir şarkı, şiir, hiçbir kültür, yurtsuz olamaz. Hiçbir ülkede saatler bu kadar kedere ve hüzüne ayarlanamaz.

Biz kültürel kimlikten bahsettik onlar bunu nüfus cüzdanı sandılar, bu kadar tuhaf insanlar işte ne yapayım.

Dağların acısı olur; ama acının bu kadar büyük dağları olamaz. Ben “Üç tane şerefsizin yüzünden ülkemde arabama bile binemedim” dedim. Ertesi gün bir gazetede manşet, “Arabamı şerefsizlerin ülkesinde bıraktım.” Böyle bir şey olabilir mi? O gazetenin muhabiri bile geldi, bana “Abi vallahi ben böyle bir şey yazmadım, ayarlamışlar” dedi. Yorumu size bırakıyorum. Kızlarımın okula gidiyor. Ben onlara hiçbir açıklama yapamadım, bunun koşulları olmadı. Ama onların benim adıma epeyce  açıklama yapmak zorunda bırakılmaları, beni gerçekten çok üzüyor. Ya gözüm, ben manyak mıyım ki böyle bir şey söyleyeyim? Benim annem, kardeşlerim, arkadaşlarım, dostlarım, abim, çocuklarım, karım, ailem, herkes o ülkede yaşıyor. Ve ben Mecnun’un Leyla’yı sevmesi gibi seviyorum ülkemi. Yıllardır Türkçe şarkılar söyleyen bir insanım. Kürt asıllıyım. Ve ne yazık ki Kürtçe de bilmem. Bir aşk, ayrılık şarkısının, bunlara sebep olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Dostlarımın ne kadar yalancı olduklarını gördüm. Üçbuçuk ay, evimde hapis kaldım. Millet, ayakkabılarını üzerime attı. Dost gördüğüm insanların hiçbiri beni aramıyor. Hiçbiri bölücü olmadığımı söylemiyor. Ama kimseye de küs değilim. Sadece Kürdüm.

Benim kefenim arka cebimde duruyor. Hiç değilse onurlu öleyim. Keşke ölsem. Önüme bir traktör çıksa da gebersem. Sanki namussuzluk yapmışım. “Kürdüm’” demişim, o kadar. Kimseye benden bir kötülük gelmez. Ne desem ters anlaşılıyor. Yani ben hiç hiç doğru anlaşılamadım gözüm. Buna rağmen, şansımı zorlamaktan yanayım. Bildiğim bir şey var ki, yüreğim ve beynim büyüdükçe, sicilim bozuluyor ama ıssız bir insanlık anlıyor beni. Bir gün birileri nasılsa Kürt asıllı olduğu için Kürtçe bir tek şarkı söylemek isteyen bir adamın, hiçbir ülkeyi bölmediğinin öyküsünü yazacak. Ve bu öyküyü okuyanlar, şarkılardan korkulmaması gerektiğini anlayacaklardır. Ben klasik bir kadere teslim olmak istemiyorum. Ve öldükten sonra değil, yaşarken anlaşılmak istiyorum. Yüreğim ve beynim, yaşadığım sürece dünyanın her yanında acılar çeken halkların yanında olacak. Ben ceketimi daima yağmurlara asacağım. Tam demokrat ve tam bağımsız, insan haklarına saygılı, sanatın ve düşüncenin suç olmadığı, herkesin inançlarına saygılı ve herkesin karnının doyduğu bir ülke özlüyorum. Bunun altına imzasını atabilecek herkesle, her zaman ve her zeminde bir arada olurum. Şarkılarımın içindeki duyguyla, ülkede iyiye gitmeyen her şeyi değiştirmek istiyorum. Bu güllerin hiçbirinin rengini soldurmamak lazım. Ben kaçmadım.

Bir sabah 4:15’de İstanbul’da beni bir uçağa bindirdiler. Bindiğim uçağın, markası bile yoktu. “Ulan bizi bunlar aşağı atacaklar” dedim. Uçak, Almanya’ya hareket etti. Oradan da Paris’e gelerek yaşamaya başladım. Sürgün değil, savaşçı olduğum için buradayım. Yaz da olsa, kış da olsa farketmez, ben geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil, sorun yorgansızlık da değil. Beni üşüten tek bir şey var. Ben vatansızlıktan üşüyorum. İstanbul’u çok özledim. Çocuklarımı özledim. Ailem orada. Burada en güzel Fransız şaraplarını içiyorum. Paris’te gezmek varken ne diye Kartal Cezaevi’nde yatayım ki? Ama sokakta Türkçe küfreden polisimizi bile özledim gözüm, gerisini sen düşün. Kükürt kokan havasını, içilemeyen suyunu, Boğaz’da balık kokusunu, ülkemi, hüzünlü şarkılarla bile yaşama umutla sarılmasını bilen ülkemin insanlarını özledim. Biz kimseden hesap sormayacağız. Hesap sormak asla devrimci, demokrat kişilerin işi değildir. Hesabı faşistler soruyorlar. Olmayan hesapların peşinde oldukları için. Kürt ve Türk annelerinin ölen çocuklarının resimleriyle sokağa çıkacakları günü bekliyorum. Türkiye’de barışı anneler gerçekleştirecektir. İçeride yatan, namuslu, onurlu insanlara rağmen, gene de bu bu işi Türk ve Kürt anneleri yapacaktır. Barış devletin işi değil, annelerin işidir.

https://www.sozsepetim.com/

   

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.