Aşının Tarihi


Çiçek aşısı çalışmalarına 1796’da başlayan ve 1798’de ilk eserini yayımlayan İngiliz doktor Edward Jenner’in aşıyı gerçekten Türklerden öğrenip öğrenmediği merak konusudur. Her kaynakta sözü geçen, Lady Monta- gu’nun 1717’de Edirne’den İngiltere’ye yazdığı ünlü mektup şudur: “Bizde çok yaygın ve çok zalimane olan çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyorlar. Birçok kocakarının sanatı sırf bu ameliyatı yapmak.

Aşılanma için en uygun zaman sıcakların sonu, sonbaharın başlangıcı. O zaman aile reisleri ailelerinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını öğreniyor ve birkaç aile toplanıyorlar. Sayıları on beş, on altıyı bulan aile toplulukları bu aşıcı kocakarılardan birini çağırıyorlar ve ceviz kabuğu içine doldurulmuş çiçek hastalığı aşısını hangi damardan aşılmasını isterlerse o damarı büyük bir iğne ile açtıktan ve iğnenin ucu kadar aşıyı buraya koyduktan sonra yarayı bağlıyor ve üzerine bir ceviz kabuğu yapıştırıyorlar.

aşı

Bütün bu ameliye sırasında en küçük bir acı hissedilmiyor. Aynı şeyi dört beş damara daha yapıyorlar. Rumlar haç taklidi yapmak için birer tane kollarına bir tane de alınlarına yaptırıyorlar, ama bunun neticesi fena. Çünkü bu ufak yaralar yer ediyor. Aşı için vücudun kapalı yerleri seçiliyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün kadar oynuyorlar, bir şey olmuyor, daha sonra bir sıtmaya tutuluyorlar ki iki gün, üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi, otuz sivilce çıkıyor. Fakat sekiz gün içinde hiç hastalığa tutulmamış gibi oluyorlar. Açılan yaralar hastalıkları boyunca akıp çiçeğin zehirini atıyor, başka taraflarına yayılmasına mani oluyor.

Her sene binlerce çocuğa aynı ameliye yapılıyor. Fransa sefiri, başka yerde yapılan banyolar gibi, burada da eğlence olsun diye herkes çiçeğe yakalanıyor, diyor. Aşıdan kimse ölmüyor. Aşının faydasına inandığım için sevgili yavruma da yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için aşının oraya da girmesini çok isterim. Doktorların, kendi menfaatlerini insanlığın iyiliğine feda edebilecek ve gelirlerinin büyük bir kısmını gözden çıkarabilecek kadar fedakâr olabileceklerine inansam bunu onlara yazmaktan geri durmazdım. Bilakis onları kızdıracağımı zannediyorum…” (Türkiye Mektupları 1717-1718, çev. Aysel Kurutluoğlu).

1765’de Fransızların ünlü Ansiklopedi’sinde aşı için yazılanlarsa şöy- ledir: “Tüm Fransa bu uygulamanın önemi ve yararı konusunda ikna olana kadar, hükümetin, bu konuda olumlu önlemler alması zorunludur. (…) Dolayısıyla bilgisizliğin doğurduğu çekingenlikleri ortadan kaldırma ve halkın bu uygulamada kendi çıkarının olduğunu anlamasını sağlama; Hıristiyan iyilikseverlerinin, devletin yararının ve insanlarının korunmasının, aşının yaygınlaştırılmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu anlatma işi, tannbilim ve tıp fakültelerine, akademilere, yüksek yargıçlara, bilginlere ve yazın adamlarına düşen bir görevdir. Bu konuda hâlâ deneyler yapılması gerekmiyor. Çünkü yeterince bilgimiz var” (çev. Selahattin Hilav, 1996).

G. Marshall’ın 1798 yılında çıkan çiçek aşısı kitabını Hekimbaşı Behçet Mustafa Efendi 1801 yılında italyancadan çevirmiştir.

Çiçek hastalığı Çin’de IO 1122’de tanımlanmıştır. Hindistan’da Sanskrit metinlerinde de hastalıktan söz edilir. Çiçek virüsü çok dayanıklıdır ve insan vücudu dışında da uzun süre yaşayabilir. Örneğin, Avrupa’da yaşanan salgınlarda çamaşırhanelerin hastalığın yayılmasında etken olduğu anlaşılmıştır. Fakat virüs çok bulaşıcı değildir, insanlara da bulaşa- bilen inekçiçeği hastalığı bilimsel adı vaccinia’yı ineğin Latince karşılığı olan vacca’dan alır. Aşı ve aşılamak demek olan vaccination da bu kökten türetilmiştir.

Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü 1977’de çiçek hastalığının yeryüzünden silindiğini açıklamıştır. Bizler çiçek aşısının izini taşıyoruz. Zamanında kızlarının büyüyünce mayo veya kolsuz giyineceğini bilemeyen anneler onların bacak ve kollarına aşı yaptırırlardı. Aşmın en kolayı ise, son yıllarda ulusal aşı kampanyaları düzenlenen çocuk felci aşısıydı. Kuduz aşısının ise kocaman iğnelerle, göbekten ve defalarca yapılması en korkutucusuydu. Okullarda, kullanılıp atılabilen enjektörler yokken, binlerce öğrencinin kollarını sıyırıp nasıl aşı olabildiği ise bugün muamma gibi geliyor.