Biyoloji Nedir?


Biyoloji, canlıları konu edinen, yani bitkileri ve aralarında insan da olmak üzere hayvanları inceleyen bilim dalı. Geniş anlamda alınırsa, biyolojinin başlıca iki ana dalı vardır: Hayvanları inceleyen zooloji, ile bitkileri inceleyen botanik, Bunların herbirisi de kendi payına düşen organizmaların yapısı, anatomi, sitoloji, gelişim ve fonksiyonları, embriyoloji, fizyoloji, çeşitli karakterlerinin soya geçişi, evrim kalıtım, sınıflandırılması taksonomi ve bu organizmaların kendi aralarında ve çevreleri ile karşılıklı ilişkileri ekoloji araştıran birçok alt dal içerir. Bu alt dallar da mikoloji, entomoloji, herpetoloji çok sayıda uzmanlık alanlarına ayrılmaktadır.

Zooloji ve anatominin yukarıda saydığımız klasik bölümlenmesi, günümüzde artık pek fazla kullanılamamaktadır. Çünkü bunların sınırlarını alabildiğine genişleten mikrobiyoloji, bakteriyoloji,  viroloji, okyanus bilimi, deniz biyolojisi, limnoloji gibi çok sayıda biyolojik bilimler gelişmiş bulunmaktadır.

Bunların yanısıra biyoloji ile kimya, fizik ve jeoloji bilimler arasındaki boşlukları dolduran ve aralarında bir çeşit köprü kuran biyokimya, biyofizik, ve paleonoji gibi biyolojik bilimler de vardır. Yine bunun gibi biyolojiyle insan davranışları arasında ilişkiler kuran Psikoloji ve sosyoloji bilimleri de unutulmamalıdır.

Tıp, veteriner hekimlik, bilimsel tarım (agronomi) ve bahçe bilimi (hortikültür) ana bilim dalları da biyolojiye dayanan güçlü temelleri vardır.

Geniş kapsamlı olarak düşünüldüğünde, biyoloji tarihinin, kendisini meydana getiren alt dalların tarihçelerinden oluştuğu Canlıları araştırma isteği ve hevesi genelde tıp ve ziraat tekniklerini geliştirmek nedeniyle ortaya çıktığından, ilk biyologların hemen tümü hakim ya da toprak sahipleriydi. Bunun bir istisnası, biyolojik bilimlerin sistematiğini ilk kuran ve de önde gelen biyologlardan biri olan karşılaştırmalı anatomi biliminin öncüsü Aristo’dur. Buna karşılık Galen, Celsus ve Hipokrat okulunun öbür üyeleri, hekimdir.

Ortaçağ döneminde biyolojik bilimlerin tümü safsata ve efsane ile karışım durumdaydı. Klasik kitaplar, biyoloji bilgisinin ana kaynağı olmayı sürdürüyordu. Bununla birlikte İslam düşünürleri, İbn-i Sina’nın yapıtları gibi yapıtlarla bu klasik kaynaklara katkıda bulunmaktaydılar.

16. yüzyıl Avrupa’sında tanımsal doğa tarihine yeni bir ilgi uyandı. Bu arada Gesner’in çalışmaları dikkat çekicidir. Paracelsus gibi hekimler, kimyasal bir farmakoloji ve (iyatrokimya) geliştirdiler; deneysel anatomi de Vesalius, Fabricius ve Fallopius gibi bilim adamları tarafından yeniden ele alındı. Bunları, Servetus, Harvey ve Malpighi’nin buluşları izledi. Sayısal (nicel) bitki fizyolojisi ile ilgili ilk çalışmalar, van Helmont’un araştırmalarıyla başladı ve Stephen Hales’in araştırmalarıyla olağanüstü boyutlara erişti.

17. yüzyılda Hooke ve van Leeuwenhoek’ün buluşlarıyla mikroskopik araştırmalara başladı. Grew, bitki organların ileri düzeyde inceledi ve Ray, Linneaus’un 18. yüzyılda bitkilerle ilgili olarak yapacağı klasik sınıflandırmanın temellerini attı. Yine bu çağlarda Buffon, hayvanların sistematik sınıflandırılmasını gerçekleştirdi ve von Haller, modern fizyoloji araştırmalarının temelini kurdu.

17. yüzyılda biyolojik mekanizmaların açıklanmasıyla ilgili çeşitli tartışmalar ve karşıt görüşler ortaya çıktı. La Mettrie, Descartes’ın teorilerini geliştirdi. 19. yüzyıl da aynı çeşit tartışmalara sahne oldu. Bu kez mekanist-vitalist görüşler çarpıştı ve her iki görüş de hayatın kimyasal tabiatını kendi açılarından açıklamaya çalıştı. Bichat, Magendie; Bernard, Claude, öncülüğünü Lamarck’ın yaptığı biyolojinin gelişmesi, Darwin’in çalışmalarından sonra tam anlamıyla ilerledi.

Anatomi alanında Schwann ve diğerleri hücre kavramını geliştirdiler; histolojide Bichat’nın öncü araştırmaları devam etti; fizyolojide organik kimyacılarla fizikokimyacılar daha önemli roller oynamaya başladılar. Bakteriyolojinin ortaya çıkıp gelişmesiyle tıp teorisinde devrim yaratıldı. Pasteur; Koch, Mendel’in kalıtım alanındaki buluşlarının yararı ve etkisi, 1900’lerin başlarında kendini duyurmaya başladı.

20. yüzyılda ise biyolojinin doruk noktasına erişmesinde, DNA’nın (Nükleik Asitler) çift sarmal modelinin Crick, ve Watson, tarafından 1953’te ortaya atılması olayı, büyük bir ihtimalle önemli rol oynadı.


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.