Dede Korkut Kitabı Hakkında Bilgi


Türk halk edebiyatının bir şaheseri olan Dede Korkut kitabında on iki destansal öykü vardır. Bunlar Oğuz Destanı’nın bir epizodu ya da devamı olarak kabul edilmektedir. Dede Korkut bu öykülerin yaratıcısı ve anlatanı olarak görülmektedir. Oldukça eski bir geçmişi olan öykülerin 14, 15 ya da 16. yy.’da yazıya geçirildiği sanılmaktadır. Bu öyküler elbette yazıya geçirilmeden önce de Türkmen, Kazak, Karakalpak, Özbek ve Kırgız Türk toplulukları arasında yaygın bir şekilde anlatılmakta idi. Anadolu’da bile halk arasında Bey böğrek ve Tepegöz boyları masal ve öykü boyutunda hep anlatıla gelmiştir. Ayrıca öyküler kitaplaştırılmadan önce de bazı yazılı kaynaklarda Dede Korkut adından ve masallaşmış yaşamından söz edildiği görülmektedir. Bu kaynakların en eskisi Reşidüddin’in (1248-1318) Câmiü’t-Tevarih adlı kitabıdır. Ali Şir Nevâi’in (1441-1501) Nesâimü’l Muhabbe’sinde, Ebul Gazi Bahadır Han’ın (1605-1663) Şecere-i Terakime’sinde Dede Korkut’tan bahisler vardır. Bazı başka kaynaklarda da aynı kayıtlara rastlanmaktadır.

Dede Korkut kimdir? Elimizde söylencelerin dışında kesin bilgiler yoktur. Söylencelere bakılırsa Hazreti Muhammet zamanında (571-632) yaşamış ve aydın, parlak gözlü bir dev kızından doğmuştur. Altmış arşın boyunda bir insanmış. Reşidüddin ve Esülgazi’nin naklettiği söylencelere göre 295 yıl ömür sürmüştür. Bu söylencelerin arasında ayrıca yaşadığı yer olarak SirDerya nehrinin sol kıyısında yaşayan bir Kazan obası olduğunu bildiren bilgiler de vardır.

Asya’da yaşayan bir Oğuz Türk’ü olduğu kesindir. Öykülerde kopuz (bağlama) çalan, bunları düzüp koşan bir ozan hem de sözüne güvenilen, akıl danışılan, sevilip sayılan bir bilge, duası alınan bir kutlu kişi olarak belirmektedir. Bu kişiliğin tüm öykülerde sergilendiği görülür. Doğan çocuklara o ad koymakta, darda kalanlara o yardıma koşmaktadır. Anlaşmazlıklar onun araya girmesiyle çözülmektedir.

Öykülerin Türkler Müslüman olmadan önce teşekkül ettiği çok bellidir. Çünkü öykülerde geçen kadın ve erkek adları Müslümanlıktan önce kullandığımız adlardır: Alperen, Bayındır, Basat, Begil, Boğaç, Beyrek, Budak, Büre, Biçen, Büğdüz, Çöğür, Dirse, Demir, Duha, Dumrul, Düzen, Dündar, Dülek, Düger, Dönebilmez, Eğrek, Eylik, Emen, Emre, Emren, Güne, İlalmış, Kan, Kapak, Kamgan, Kulmaş, Kaban, Kazılık, Kıyan, Konur, Katılmış, Kınık, Kazan, Korkut, Mamak, Oğuz, Okçu, Seğrek, Salur, Selçuk, Soğan, Sarı, Toğsun, Turalı, Uruz, Uşun, Ulaş, Yigenek gibi erkek adlarıyla, Burla, Selcen, Cankız, Ayna Melek, Kutlu Melek, Paşa Melek, Banı Çiçek gibi kadın adları İslamiyetten önceki devirlere aittir. Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra yavaş yavaş bazı güzel adetlerini, alışkanlıklarını terk ettiler. Adlarını da değiştirdiler. Arap İsrail adlarını takındılar. Çocuklarına Türkçe adlar yerine Arap İsrail adları koydular.

Türk coğrafyasında Dede Korkut’a ait olduğu söylenen çok sayıda mezar ve türbe vardır. Türkiye’de Ahlat’ta, Azerbaycan’ın Derbend şehri yakınlarında, Kırgızistan’da Garkan denilen yerde, Siri Derya çevresinde ve Özbekistan Cumhuriyeti’nin başkenti Taşkent yakınlarında türbe ve mezarları mevcuttur.

Öykülerde hayranlıkla, tutkuyla İç Oğuz, Dış Oğuz diye anlatılan Oğuz ülkesi neresidir? Oğuz ilinin Orta Asya’da Türkistan ile Azerbaycan ve kuzey doğu Anadolu topraklarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Oğuz ülkesinin batı sınırı Pasin, Bayburt, Kars dolaylarından geçmektedir. Oğuzlar Gürcistan ile yakın komşu idiler.

Öykülerde atalarımız olan Oğuz Türkleri, sağlıklı, gürbüz, cesur, doğru sözlü, doğru özlü, hep birlik, beraberlik içinde yaşayan, yurtları için canlarını feda etmekten çekinmeyen, zora düşenlere hiç bir çıkar gözetmeden yardıma koşan yurtsever ve onurlu insanlar olarak çok başarılı bir anlatımla canlandırılır. Başka hiçbir ülkenin destan ve destansı öykülerinde mekan olarak doğa, bu denli canlı, şiirsel ve sevgi odağı olarak anlatılmamıştır. Oğuz Türkleri yaşadıkları doğayı severler. Çünkü güzel bir doğanın içinde yaşamaktadırlar. Karlı dağlar, kayalardan çığnam çığnam çıkan sular, coşkun ırmaklar, yeşil ormanlar, yaylalarda, ormanlarda yaşayan kızıl geyikler, alageyikler, sığırlar, sülünler, keklikler, telli turnalar, akça kuğular vardır. Çevreyi sevmede, korumada günümüz insanlarından daha duyarlıdırlar. Dualarına, “Karşı yatan karlı dağların yıkılmasın, gölgeli kaba ağacın kesilmesin, coşkun akan güzel suyun kurumasın,” diye başlarlar.

Bu güzel öyküler bundan en az beş yüz, altı yüz yıl önce kitaplaştırılmıştır ama kitap olarak yaygınlığı ve okunurluğu kuşkuludur. Örneğin Battal Gazi destansal öyküleri, bir Arap halk öyküsü olan Leyla ile Mecnun oldukça yaygın yazılıp okunduğu halde Dede Korkut öyküleri 20. yy.’ın başlarına kadar gizliliğini ve bilinmezliğini sürdürmüştür. Von Diez adlı Alman yazarı 1815 yılında Denkwürdigkeiyten Von Asienadlı kitabında Dresten kütüphanesinde bulunan yazma Kitabı Dedem Korkut Alâ Lisanı Tâifei Oğuzan’dan Tepegöz öyküsünün Almanca çevirisini yayınlayınca Dede Korkut öykülerinin varlığı ortaya çıkabilmiştir. Ne var ki bu buluş uzun süre batı dünyasında ilgisizlikle karşılanmıştır. Türkolog W. N. Barthold da kitabın varlığını öğrenmiş ama esaslı bir inceleme yapmadan kısa yayınlarla yetinmiştir. Kitap Türkçe’ye Von Diez’in keşfinden ancak yüz yıl sonra 1915 yılında Kilisli Muallim Rifat (Bilge) tarafından İstanbul’da yayınlanmıştır. Bu yayından sonra kitap Türk bilginlerinin ve yabancı Türkologların büyük ilgisini çekmiştir.

Dede Korkut kitabının çocuk edebiyatı içinde yaygın olarak yer alması ise 1939 yılından sonradır. Orhan Şaik Gökyay aslındaki anlatı güzelliğini bozmadan günün Türkçe’sine uyarlamıştır. Dede Korkut Masalları adlı bu kitap 1939’da M. E. Bakanlığınca yayınlanmış ve 1973 yılına kadar çok sayıda basılmıştır.

Dede Korkut öyküleri çocuk ve gençlik edebiyatı için eşi bulunmaz birer kaynaktır. Bunlar bugünün Türkçe’siyle yeniden anlatmaya, oyunlara, romanlara konu olmaya çok elverişlidir.

Dede Korkut kitabından: DELİ DUMRUL’UN KÖPRÜSÜ

Deli Dumrul adında genç bir adam kuru bir çayın üstüne bir köprü yaptırmıştı. Başında beklemeye başlamıştı. Köprüsünden geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alıyordu. Bunu niçin böyle yapıyordu? Ünlü bir insan olmayı aklına koymuştu. “Ünüm yeryüzünün her tarafına yayılsın. Adım Şam’da, Rum’da (Anadolu’da) duyulsun. Benden deli, benden yiğit bir insan olmadığını herkes öğrensin,” diyordu.

Herkes iyilikle ünlü olmayı isterken o böyle uygun olmayan bir yolu seçmişti.

Bir gün yiğit atının üstünde köprüsünün yanına geldiğinde bir obanın orada çadır kurduğunu gördü. Obanın insanları ağlayıp dövünüyorlardı. Deli Dumrul yanlarına sokuldu:


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.