Demokrasi nedir? » E-Kütüphane

Demokrasi nedir?


Dilimize fransızcadan giren demokrasi terimi, yunanca demos (halk) ve kratos (güç) sözcüklerinin birleşmesinden türemiştir. Sözcük anlamı «gücün halkın elinde olması» demektir. Ve monarşi ya da diktatörlük karşıtı siyasal bir rejimi belirtir. Ancak bu tanımlama, kavram olarak bile büyük önem taşıyan insancıl gerekleri unutturmamalıdır ; Demokraside halk (bir başka deyişle ulus), kendi kaderini kendisi saptar. Tarih sahnesinde demokrasi, insanların kendilerini toplum yaşamına yabancılaştıran engelleri aşma çabaları olarak ortaya çıkar.

Demokrasi, her şeyden önce özgürlüğün çocuğudur. 1789’da İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi’nin insanların özgür ve eşit olduğunu belirtmesinin nedeni, eşitsizliğin bu özgürlüğü kısıtlayacağı anlamına gelmesindendir. Düşünce, toplantı, dernek kurma özgürlükleri, basın özgürlüğü, ortak mülk üstüne bütün tutumlara söz hakkı tanıyarak tartışabilmenin vazgeçilmez koşullarıdır; bu tartışma sonucunda da, azınlık, çoğunluğun kararına uyar. 1789 Fransız Devrimi, siyasal karar alma sürecine özgürlük, kararın uygulanmasının denetimine de eleştiri özgürlüğü getirmiştir.

Ama uygulamada, yerine getirilmesini boşa çıkaracak bir eşitsizlik varsa, bu «oy verme özgürlüğü» neye yarar? Haber alma araçlannın denetimi, seçim görevlilerinin belli çevrede^ seçilmesi, küçük bir aydın ve teknokratlar ordusunun üstünlüğü, iktidan Devlet mekanizmasının arkasına saklanarak kişisel çıkarlarını birleştiren ekonomik
gruplara teslim ederek, demokrasinin gerçek anlamıyla uygulanmasını engelleyebilir. Bu nedenle, liberal demokrasi, yerini adalet kaygısından kaynaklanan sosyal demokrasiye bırakmaktadır. Ve gene bu nedenle, XX. yy’da bazı ekonomik ayrıcalıkların yeniden ele alınıp tartışıldığına, mülkiyet özgürlüğünün kısıtlandığına, gelir dağılımının değiştiğine tanık olmaktayız; bütün bunlardan amaç, demokrasiyi daha iyi bir sosyal adalete doğru yöneltmektir. Ancak böylesine bir demokrasiyi kurma ve yerleştirme görevinin, bundan en çok zarar görecek kişilere düşmesi, durumu sürekli güçleştirmektedir.

Sosyal adalet istendiğinde, bunu gerçekleştirecek ekonomik olanakları da bulmak gerekir. Bu nedenle, sosyal demokrasi, ekonomik refahın ve bunu uyumlu biçimde düzenleyebilecek teknik olanakların varlığına bağlıdır. Bu, «ekonomik büyüme demokrasisi» diye adlandırabileceğimiz yeni ve çağdaş bir gelişmedir. Üretimin iyiye kullanılabilmesi ve herkesin mutluluğuna hizmet edebilmesi için, ekonomik büyüme demokrasisinin çök iyi denetlenmesi gerekir.

 

Günümüzdeki bu demokraside ilk idealden iki. üfak sapma görülmektedir. Bîr yandan siyasal nitelikli kent, ‘üretim toplumWna dönüşmektedir; proleteryanın düşünce özgürlüğünü ve yurttaş eşitliğini (sözgelimi hastalık karşısında) sağlayabilmek için, ekonomik refahın sürekli olması gerekir. Öte yandan, söz konusu ekonomik büyümenin sorumlusu olan Devlet, işletmecilik görevini üstlenir: Bilimsel olarak hesaplanmış ekonomik yeğlemeler yapması gerektiğinde, uygulanacak ekonomi siyasetinin akılcı olup olmadığına karar vermeye yetkili kişiler olan teknisyenlere dayanacaktır. İşte bu durumda demokrasi, teknokrasiye dönüşür; siyasette de «yedek çözümler» kalmamış olur Böylece var olan tek muhalefet olanağı, ekonomik büyüme* amacını toptan tartışmaktır.

Demokrasi, biçimi gereği bile, değişik uygulamalara olanak vermektedir. Rousseau’ nun istediği doğrudan demokrasi, yurttaşların, yasaların hazırlanmasına, uygulanmasına ve denetimine katılmalarını amaçlıyordu. Gene Rousseau’ya göre, demokrasinin bu biçimi ancak küçük devletlerde uygulanabilir. Bu tür bir uygulamayı İsviçre’de görüyoruz: Ülkenin federatif
yapısı, toplumun yazgısını değiştirebilecek kararlar almak gerektiğinde, halk oylamasına başvurmaya olanak vermektedir.

Ancak, büyük bir ülkede yurttaşları sürekli olarak oy vermeye çağırmak olanaksızdır (bu durumda yurttaşlar, kendi meslekleri dışında, sanki ikinci bir meslek olarak, halk egemenliğinin düzenli uygulanmasında görevlendirilmiş olurlardı). Bu nedenle, Montesquieu’nün, ilkelerini XVIII. yy’da belirttiğe temsili demokrasi düşüncesi doğmuştur. Seçimler, halkın temsilcilerini seçmesine olanak vermekle birlikte, iradesini devrettiği anlamına gelmez. Nasıl seçmen oyunu kullanırken bunu kendi bencil çıkarlarını koruma yönünde değil, kişisel nitelikleriyle güven veren bir adayı seçme yönünde yapmakla yükümlüyse, seçilen kişi de kendisini, bir çıkar grubunun vekili değil, toplumun iyiliği için yasalar yapmakla görevli bir yurttaş olarak görmelidir.

Halkın seçtiği temsilcilerin, olabilecek en iyi siyaset doğrultusunda birleşmeleri beklenemez. Bu nedenle temsilciler arasında eğilimler belirir, değişik eğilimler de siyasal partiler biçiminde örgütlenir. Siyasal partilerin varlığı, düşüncelerde çoğulculuğu güvence altına almasının yanı sıra, seçilenlerin kamuoyu ile daha sıkı ilişkide olmalarını ve meclis çalışmalarında işbölümü yapabilmelerini sağlar.

Ulusun siyasal yaşamı, güçlü eğilimleri ya da bir geleneği yansıtan iki üç büyük parti çevresinde odaklanmaktaysa, çoğunluğun çıkardığı ya da çoğunluğa bağlı hükümet, parlamentoda en çok temsilcisi olan partiye dayanacaktır. Bu düzen içinde, demokrasi de, partilerin iktidarde yer değiştirmelerine göre örgütlenir. A.B.D’nde Demoklratlarla Cumhuriyetçiler, Almanya’da Hıristiyan Demokratlarla Sosyal Demokratlar böyle bir durum göstermektedir.

Kamuoyu çok sayıda parti arasında bölünmüşse, «meclis rejimi» dediğimiz durum ortaya çıkar: Ulus içindeki bölünmeleri yansıtan bir meclis karşısında, hükümet «asgari müşterek politikası diye adlandırılabilecek Sır politika izlemek, bunun için de çoğunluğu sağlayabilme amacına yönelik çabalan sürekli yinelemek zorunda kalır. Sonunda, «hükümet etmek»ten çok «hükümette kalabilmek»le uğraşır duruma gelir.

Bu ortamda, bir kişinin sivrilerek, siyasal oyun ve boğuşmalardan bıkmış kamuoyuna kendisini benimsetmesi olasılığı vardır. Sanayi toplumunun güçlü haberleşme araçlarından yararlanarak bu önder, kitlelerin belirsiz ve çoğu kez de çelişkili özlemlerini, partilerüstü bir anlayışla birleştirmek için çaba harcar; herkes de, önderin konuşmalarında kendi bekleyişlerinin kişisel onayını bulur. Bu gidişin sonu, başkanlık rejimidir: Hükümet başkanı, gerçek iktidar uygulamasını partilerin dışında örgütler, hattâ kamuoyunu yanına alarak partilere karşı çıkar. Bir teknisyenler kadrosu yardımıyla, ekonomik büyümenin temellerini kurarak, yarattığı refahla siyasal yaşamdaki boşluğu unutturur.

   

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.