Evrim Teorisi nedir?


Evrim Teorisi Nedir , Evrim Teorisi Hakkında Bilgiler

Yeryüzündeki ilk canlılar aşağı yukarı iki milyar yıl önce ortaya çıkmışlardır. Ancak bu canlılar bugünün hayvanlarına ve bitkilerine hiç benzememekteydiler. Bunlar, çok ilkel, tek hücreli yaratıklar olup, tüm canlıların temel yapı maddesi olan protoplazmadan oluşmaktaydılar. Yeryüzündeki ilk canlıların nasıl ortaya çıktıkları henüz kesin olarak bilinmemektedir. Okyanuslardaki bazı kimyasal maddelerin, elverişli koşullar altında, uygun bir biçimde biraraya geldikleri sanılmaktadır. Bu kimyasal maddelerin birleşmesiyle daha karmaşık kimyasal maddeler oluşmuş ve sonunda gelişip, çoğalabilen birtakım maddeler meydana gelmiştir.

İlk canlılardan geriye hiç bir iz kalmadığı için bilim adamları, bunların görünüşüyle ilgili olarak ancak birtakım tahminler yapabilmektedirler. Ancak, çeşitli kalıntılardan, 600 milyon yıl kadar önce yaşayan canlıların, iskeletlere sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu kalıntılar denizlerin dibine çökerek, burada bulunan çamura karışmışlardır. Kalıntıların üzerine yine çamur birikmiş ve zaman geçtikçe tümü sertleşip sıkışarak kayalara dönüşmüşlerdir. Kayalar içindeki kalıntılar taşıllaşmış, başka bir deyişle onlar da kayaya dönüşmüşlerdir. Taşılları inceleyen bilim dalına “eski varlık bilimi” (paleontoloji) denir. Bu bilim dalıyla ilgili incelemeler, yeryüzündeki canlıların evrimleşmesiyle ilgili çeşitli bilgileri sağlamıştır.

Yaşam başlıyor 

Birinci zaman, bundan 500 milyon yıl önce, taşıl bırakan ilk yaratıkların ortaya çıkmasıyla başladı. Birinci zaman, 300 milyon yıl kadar ve yalnız denizlerde sürdü.

Bu zamanın ilk yüz milyon yılı içinde, yalnız yosunlar ve yumuşakçalar ortaya çıkar. Yumuşakçalar, yumuşak vücutlu ve sert kabuklu ilkel hayvanlardır. Sert kabukları birer dış iskelet oluşturur. Yeryüzünde, günümüzde de birçok yumuşakça yaşamaktadır, örneğin, mürekkep balıkları, istiridyeler ve midyeler birer yumuşakçadırlar. Bu zamanın denizlerinde, yumuşakçalarla birlikte bazı sert kabuklu ve eklemli canlılar da yaşamaktaydı. Bu canlılara trilobitler denilir. Daha sonra büyük değişiklikler meydana geldi ve ilk canlılar denizden karaya geçtiler.

Bu arada, deniz kıyılarında ve çamurlu arazilerde birtakım bitkiler yetişti. Bunları, bazı ilkel, eklemli hayvanlar izledi. Denizdeki hayvanlar da evrimleşmeyi sürdürdüler ve ilk kılçıklı balıklar ortaya çıktı. Bazı ilkel balıklarda hem su altında solunmak için solungaçlar, hem de akciğerler vardı.

Bu canlıların evrimi iki ayrı biçimde sürdü. Bazıları solungaçlarını kullanarak, okyanusların tuzlu sularında yayıldılar. Bunlar, günümüzdeki balıkların ataları sayılırlar. Bazıları ise, solungaçlarından yararlanmayarak, karaya geçtiler. Bu hayvanlar, hem karada, hem de suda yaşayabilen iki-yaşayışlıların atalarıdır. Bu hayvanların evrim içinde önemli bir yeri vardır. Çünkü, tüm sürüngenlerin, kuşların ve memelilerin ataları sayılırlar. Bu zamanda ikiyaşayişlilarla birlikte böcekler de ortaya çıktı. Bunlar uçarak, ilk kanatlı hayvanları oluşturdular.

Birinci zaman, aşağı yukarı 225 milyon yıl önce sona erdi. Bu sıralarda yeryüzünde birtakım başka değişiklikler meydana gelmeye başladı. Çamurlu toprakları kurudu. Kuru arazide yeni bitkiler ve hayvanlar yaşamaya başladı. Bu hayvanlar iki yaşayışlılardan evrimleşmekle birlikte, onlardan farklı olarak, yavrularının gelişimi için su gereksinmiyorlardı. Bunlar ilk sürüngenlerdi. 150 milyon yıl kadar süren ikinci zamanda, yeryüzünde sürüngenler yaşamaktaydı. Bu sürüngenlere dinozor denilir.

Tarih öncesi hayvanlardan söz edildiğinde akla ilk gelen hayvanlar genellikle dinozorlardır. Bazı dinozorlar, yeryüzünde yaşamış hayvanların en büyükleridir. İkinci zamanın daha sonraki yıllarında, bazı sıcak kanlı hayvanlar ortaya çıktı ve bunlar dev cüsseli sürüngenler ortadan kalkınca yayılmaya başladılar. Bu sıcak kanlı hayvanlar ilk memelilerdi. Üçüncü zamanın başlangıcından itibaren yani 70 milyon yıl kadar önce bu hayvanlar yeryüzüne yayılmaya başladılar. Mamut bu çağda yaşadı. Bu zamanda, daha önceki ilkel, tüylü hayvanlardan kuşlar da evrimleşti. Ancak Üçüncü zamanda en önemli gelişme, Cava insanının ortaya çıkışı oldu.

Uzun bir zaman dönemi

İnsanın evrimleşmesi için çok uzun bir sürenin geçmesi gerekti. Bu uzun zamanı canlandırmak oldukça güçtür. Ancak aşağıda verilen örnek yararlı olabilir. Yeryüzünün geçmişi tek bir yıla indirgenirse, 1 Ocakta Dünya, erimiş bir kaya kütlesi haline gelir. Bu kaya kütlesi soğur ve katılaşır. Havadaki buhar yoğunlaşarak denizleri oluşturur. Karalar ortaya çıkar, ilk canlılar 2 Eylülde belirir. İlk insan ise Aralık ayının son günü ortaya çıkar. Çağdaş insan ise aynı gün, gece yarısından iki dakika önce ortaya çıkar.

Taşıllardan elde edilen bilgilerden evrimleşme sürecinin kısaca yukarıda açıklandığı gibi geliştiği görülmektedir. Ancak, bütün bu olayların nasıl meydana geldiklerini, yeryüzündeki canlıların insana gelene dek sürekli bir evrimleşme göstermesini sağlayan doğal güçlerin ne olduklarını anlayabilmek için, üreme biçimlerini bilmek gerekir. Üreme, canlıların temel özelliklerinden biridir. Her canlı ölümlüdür. Ancak bütün canlılar, üreyerek türlerini sürdürürler, ilk canlıları, meydana geldikleri denizlerde bulunan kimyasal maddelerden ayırt eden özellik budur.

Bütün canlılar, hücre denilen birimlerden oluşmuşlardır. Yeryüzünde, günümüzde bile tek hücreli, çok ilkel hayvanlar yaşamaktadır. Bunlar, iki benzer yavru hücreye bölünerek ürerler. Bu yavru hücreler, daha sonra beslenir ve büyürler. Bu olaya eşeysiz çoğalma denir. Bu canlılarda erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı cinsiyet yoktur. Ancak çoğu canlılar birçok hücreden oluşurlar. Bunlar, hücrelerinin bölünmesiyle büyürler. Çok hücreli bir hayvan başlangıçta tek bir hücredir. Bu hücre ikiye bölünür. Daha sonra bu hücrelerin her biri ayrı ayrı ikiye bölünürler ve çoğalma böyle devam eder. Hücreler çoğaldıkça değişik biçimlerde gelişerek çeşitli organları oluştururlar.

Eşeyli üreme

Mantar ve deniz gülü gibi bazı organizmalar eşeysiz üremekle birlikte, çoğu çok hücreli hayvanlar eşeyli üreme ile çoğalırlar. Bu canlılarda, gamet adı verilen cinsiyet hücreleri de vardır. Cinsiyet hücreleri erkek ya da dişi olurlar.

Hayvanlarda, dişi cinsiyet hücresi yumurta, erkek cinsiyet hücresi ise spermadır. Bu hücrelerin birleşmesiyle, döllenmiş yumurta (zigot) denilen tek bir hücre meydana gelir. Döllenmiş yumurta yeni bir erişkin oluşturur.

Canlıların nitelikleri döllenmiş yumurtanın meydana geldiği sırada belirlenir. Bu nitelikler, iki cinsiyet hücresinin içinde bulunan kromozomlarla taşınırlar. Kromozomlar her vücut hücresinde bulunan ince ve çubuk biçiminde maddeciklerdir. Kromozomların içerdiği genler, o canlının niteliklerini belirler, örneğin göz ve saç rengi gibi özellikler, genlerin düzenleniş biçiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Hücrelerdeki kromozomlar çifter çifter dururlar. İnsan vücudundaki hücrelerde 23 çift kromozom vardır. Herhangi bir hücre bölündüğü zaman kromozomlar uzunlamasına ikiye ayrılırlar. Bu iki parçanın her biri bir yeni hücreye geçtiği için, hücrelerde daima eşit sayıda kromozom bulunur.

Ancak cinsiyet hücreleri oluşurken farklı bir durum ortaya çıkar. Kromozomlar ikiye ayrılır ve her cinsiyet hücresine tek bir kromozom geçer.

Bu nedenle, cinsiyet hücrelerindeki kromozomların sayısı vücut hücrelerindeki kromozom sayısının yarısıdır. Bir dişi ve bir erkek hücre birleştiği zaman, meydana gelen döllenmiş yumurtada yine normal sayıda kromozom bulunur. Bu kromozomların yarısı erkek hücreden, yarısı ise dişi hücreden gelir. Böylece yavru, anne ve babasının bir karışımı olur ve her ikisinin özelliklerini de taşır.

Yavrular, ana babalarının çoğu niteliklerine sahip olurlar. Ancak hiç biri annesinin ya da babasının genlerinin tam benzerine sahip olmaz. Böylece ortaya birtakım değişiklikler çıkar.

Bu değişiklikler nedeniyle bir hayvan veya bitki üreticisi, değişik cinsleri çiftleştirip sonra bir ayıklamadan geçirerek istediği niteliklere sahip hayvanlar ve bitkiler elde edebilir. Acaba bu farklı genlerin ilk kez ortaya çıkma nedeni nedir? Bu sorunun cevabı, genlerin kimi zaman mütas-yon denilen değişimlere uğramalarıdır. Nedeni henüz bilinmeyen bu değişimler önceden tahmin de edilememektedirler. Ancak bu tür değişimler olmakta ve sonuçta farklı genler meydana gelmektedir.

Canlıların farklı biçimlerinin, boyutlarının ve renklerinin nedeni hep mütasyonlardır. Örneğin, birçok köpek cinsinin varolması, yetiştiricilerin mütasyonlar nedeniyle değişik genlere sahip köpekleri çiftleştirmeleridir.

Böylece, canlılarda yapay ayıklama ile çeşitli değişiklikler oluşturulabileceği ortaya çıkmaktadır. Evrimleşme süreci de benzer bir olgu olan doğal ayıklanma sonucu ortaya çıkmıştır. Doğal ayıklanmadaki değişiklikler insanlar tarafından meydana getirilmemiş, doğadaki varolma mücadelesi sonucu ortaya çıkmışlardır.

Hayvanlarla bitkiler, hayatta kalabilenlerden çok daha fazla sayıda yavru üretirler. Aynı türün bireyleri ve farklı türlerin bireyleri arasında sürekli bir yaşam mücadelesi vardır. Tür, kendi cinsinden bireylerle çiftleşerek çoğalan ve öteki hayvanlarla çiftleşemeyen hayvanların oluşturduğu bir gruptur, örneğin, bir aslanla bir at çiftleşe-mezler; çünkü farklı iki cinstendirler. Tür kavramı, yeryüzündeki ilk canlı maddenin, evrimleşme süreciyle nasıl çok sayıda değişik türü oluşturduğunu incelemek bakımından önemlidir.

Her türün bütün yavruları yaşamlarını sürdüremez. Ancak, herhangi bir yavrunun bulunduğu ortama daha iyi uyum sağlamasına yol açacak bir mütasyon olursa, bu yavrunun yaşama şansı artar. Bu olaya “en iyinin yaşamını sürdürmesi” denir. Bu yavru büyüyüp ürediğinde, bu olumlu mütasyonu kendi yavrularına aktarabilirse, yeni yavruların yaşama şansı da artmış olur. Sonuç olarak, bu türün tüm bireyleri köklü bir değişime uğrayarak, bulundukları ortama daha iyi uyum sağlayabilirler.

Doğal ayıklanma

Bakterilerin yaşantısında doğal ayıklanmanın çok tipik bir örneği görülebilir. Escherichia coli adlı bakteri, normal koşullar altında streptomisinle öldürülebilir. Ancak bu bakteriler, streptomisin içeren bir besin üzerinde üretildiklerinde, hayatta kalabilenler streptomisine karşı direnç kazanırlar. Bu durumun nedeni, bakterilerde daima streptomisine karşı dirençli olacak biçimde mütasyona uğramış bazı hücrelerin bulunmasıdır. Böylece ilâç, dirençsiz bakterileri öldürürken, direnci olanları etkilemez.

Böcek öldürücü ilâçların etkisinde kalan böceklerde de benzer değişiklikler görülür. Sıtmayla mücadele çalışmalarında çoğu kez sivrisineklerin doğal olarak dirençli olan türlerinin ilâçtan etkilenmemeye başladıkları görülür. Bu tür ilâçlar uygulandıklarında, ilkin sineklerin çoğu ölür. Ancak daha sonra, mütasyonlar nedeniyle bir ilâca karşı direnç kazanabilmiş olan sinekler, hızla çoğalırlar.

Bu iki örnek doğayla mücadele sırasında doğada değişiklikler yapmaya çalışan insanın, doğal ayıklanma karşısında uğradığı yenilgileri göstermektedir. Doğa ile ilgili incelemeler, evrimsel gelişmeyle doğanın her türlü güç koşuluna karşın, yaşamlarını sürdürebilmiş birçok bitki ve hayvanın varolduğunu göstermektedir. Kutup ayısının beyaz postu, çok elverişli bir gizlenme olanağı sağlar ve kutup ayısı rahatça avlanabilir. Balinanın derisi altındaki kalın yağ katı, bu balığı soğuğa karşı korur. Deve, uzun bir süre su içmeden çöllerde dolaşabilir ve hörgücü içinde yağ depolayabilir. Penguenlerin ince, uzun vücut biçimleri ve yüzgece benzer kanatları, bu kuşların su içindeki yaşamlarını kolaylaştırır. Doğada buna benzer daha birçok örnek vardır.

Evrimsel gelişim

Yaşam içinde hiç bir şey olduğu gibi kalmaz. Çünkü her şey sürekli bir değişime uğrar.

Bu noktada, bütün kuşlarla memelilerin ataları olan ilkel ikiyaşayışlıları incelemek gerekir. Iki-yaşayışlılar, evrimsel gelişme süreci içinde, balıklarla sürüngenler arasında sınıflandırılırlar. De-von döneminde, yani bundan aşağı yukarı 350-400 milyon yıl önce, bataklıklarda lob yüz-geçli balıklar denilen yaratıklar yaşamaktaydı. Bu hayvanların akciğerleri ve bacağa benzeyen yüzgeçleri vardı. Yaşadıkları bölgede çeşitli yiyecekler bulunmaktaydı; ancak sözü edilen canlıların bu yiyecekleri elde edebilmeleri için yüzgeçlerinin bacaklara dönüşecek biçimde değişmesi gerekiyordu. İlk ikiyaşayışlılar biçim olarak balıklara benzemekteydiler. Bu hayvanlar ancak bir su birikintisinden ötekine geçebiliyorlardı. Hareket yetenekleri oldukça kısıtlıydı.

Vücutlarını dışa doğru açılmış kol ve bacaklarının yardımıyla ve kıvranmaya benzer hareketlerle oynatıyorlardı. Günümüzde yaşayan çoğu iki-yaşayışlılar da bu şekilde hareket ederler ve korktukları zaman yerde adeta yüzerler.

Devon döneminin sonuna doğru, balığa benzeyen bazı ikiyaşayışlılar sudan karaya geçtiler, ör-rıeğin, Perm-karbon döneminde Eryops denilen canlılar bataklıklarda yaşamaya başladılar. Bunar, 150 santimetre uzunluğunda, kalın bacaklı, pun kuyruklu ve yassı bir üçgen biçiminde başları olan hayvanlardı. Bu canlılar artık suda yaşamadıkları için, omurlar ve vücutlarına destek sağlayacak kol ve bacaklar geliştirdiler. Belkemiği ile kol ve bacaklara destek olan kemikler birbirlerine bağlıydılar.
180 milyon yıl kadar önce, büyük ikiyaşayışlılar ortadan kalkarak yerlerini çevre koşullarına daha iyi uyum yapmış olan sürüngenlere bıraktılar. Evrimsel gelişme sonucu sürüngenlerin hareket yeteneği daha gelişti. Bunları izleyen memelilerde ise bacaklar vücudun alt bölümünde yer aldığı için, vücut ağırlığını kolayca taşıyabiliyorlardı. İnsan ve gerçek maymunlar gibi dik yürüyen memelilerde tüm vücut ağırlığı bacaklar tarafından taşınır.

İnsanlardaki dik duruş başka hiç bir hayvanda görülmez. İnsanlarda, pelvis kemiği geriye doğru eğiktir ve belkemiği kıvrıktır. Böylece, ağırlık merkezi ayakların üzerine rastlar.

Dik yürümenin çeşitli yararları vardır, örneğin insanların görüş alanları geniştir; ellerini daha iyi kullanırlar. Orangutan, şempanze ve goril gibi gerçek maymunların tersine, insanlar ellerinin başparmaklarıyla işaret parmaklarını bir araya getirerek nesneleri tutabilirler. Böylece çeşitli aygıtları öteki hayvanlardan çok daha iyi kullanır ve çeşitli yeteneklerini geliştirebilirler.

Evrimsel gelişim çağlar boyunca çeşitli yönlerde gelişmiştir. Bazen çok farklı türler, aynı çevre koşullarında yaşayan benzer hayvanlara dönüşecek biçimde evrimleşmişlerdir. örneğin, köpekbalığı ile yunus balığı dış görünüşleri açısından çok benzerler. Her iki balığın da ince uzun vücutları ve güçlü yüzgeçleri vardır. Ancak köpekbalığı su içinde solunan bir balık olduğu halde yunus balığı hava solunan bir memelidir.

Çeşitli incelemeler, atların tek bir evrimleşme çizgisi değil, koşullara bağlı olarak birkaç çizgi izlediklerini ortaya koymuştur, ilkel atlar, günümüzdeki atlardan daha küçük olup, daha az gelişmiş bir beyne sahiptiler. Türler evrimleştikçe, birçok tür evrim açısından kısır noktalara ulaşıp ortadan kalktı.

Doğal ayıklanma ile ilgili ilk tutarlı kitabı Charles Darvvin yazmıştır. 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni, biyoloji ile ilgili en önemli kitap sayılmaktadır.

İnsanlar, çok eskilerden beri Dünyanın ve canlıların nasıl meydana geldiklerini merak etmişlerdir. Yaratılış efsanesi, uzun bir süre, bu sorular için yeterli bir yanıt olmuştur. Ancak insanın araştırıcı zekâsı, XIX. yüzyıldan itibaren, türlerin hiç değişmediğini ileri süren geleneksel görüşü eleştirmeye başlamıştır.

Bu çağda incelemelere ışık tutan bilim dalları, o döneme kadar oldukça gelişmiş olan hayvan bilimi ile taşılları inceleyen eski varlık bilimi olmuştur. Hayvan bilimi uzmanlarının daha önce yapmış oldukları çalışmalar, türler arasındaki benzerlikleri ortaya koymuştur, örneğin, kurbağaların ve karakurbağasıgillerin solunumda kullanılan nemli derileri, ilkel akciğerleri ve benzer kafatası yapıları vardır. Canlılar, benzer fiziksel özelliklere sahip olan gruplara ayrılınca, bir evrimsel gelişme kuramının ortaya çıkması güç olmamıştır.

Charles Darwin
Darwin evrim teorisini teorize eden ilk kişidir

Bu durumda bilim adamları, ilkel hayvanlardan daha gelişmiş hayvanlara doğru bir gelişimin varolduğunu düşünmeye başladılar. Başlangıçta “varoluş zincirinde” birtakım boşluklar vardı. Ancak bunlar zamanla dolduruldu. Çeşitli incelemeler, özellikle hayvanlar aleminde, oldukça farklı organizmalar arasında bile büyük benzerlikler olduğunu ortaya koydu. Vücut yapısı ile ilgili çalışmalar birçok ortak özelliğin uzun yıllar boyunca çevreye uyum nedeniyle gözlerden gizlendiğini gösterdi. Böylece türlerin değişmez olduğu düşüncesi ortadan kalktı.

Darwin gençliğinde, uzun gezilere çıkmış, doğadaki sonsuz çeşitliliği ve canlıların doğaya uyum sağlama çabalarını yakından izlemiştir. Büyük okyanustaki Calapagos adalarında hayvan ve bitkilerle ilgili çalışmalar yapmıştır.
Daha sonra, güvercinler üzerinde yaptığı incelemelerde ve evcil hayvan yetiştirme çalışmalarında, yapay ayıklanmanın değişim konusunda önemli bir etken olabileceğini gözlemiştir. Türlerin Kökeni adlı kitapta açıklanan evrim kuramı özet olarak yukarıda açıklandığı gibiydi. Ancak bu kuramın, bazı eksik yanları vardı. Örneğin, Darwin değişmelerin nasıl meydana geldiğini açıklayamıyordu. Mütasyon konusunda fazla bilgisi yoktu; ancak kuramının temeli mütas-yonlara dayanıyordu.

Türlerin Kökeni ilk yayınlandığında, büyük yankılar uyandırdı. Doğal ayıklanma kuramı ve bu kuramın evrimleşme içindeki rolü, düşünce tarihindeki önemli aşamalardan biridir.


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.