Katherine Mansfield kimdir?


Katherine Mansfield Beauchamp (1888-1923) Yeni Zelanda Wellington doğumludur. Önceleri hırslı bir tüccar, sonra birkaç firmada yönetici ve daha sonra Yeni Zelanda bankasında müdür olan baba Harold ve güzel, zarif, ailesine düşkün anne Annie Burnell’in üçüncü kızıdır. Aile yaşadığı bölgenin seçkin kesimindendir.

Katherine Mansfield ilk öykü denemelerini okul yaşamını sürdürdüğü Yeni Zelanda’da on on bir yaşlarında yazmaya başlar. 1903’de ailesiyle Londra’ya gider. Mansfield 1903-1906 arası İngiltere’de Queen’s College’de eğitim görür. Daha sonra yeniden Yeni Zelanda’ya dönmek zorunda kalır. Bu dönüşte oldukça isteksizdir. Belli ki yaşadığı yeri kültür açısından oldukça kısır bulmaktadır. En büyük kız kardeşi Vera Beauchamp’a Mart sonları 1908’de şunları yazar: “Şimdi elden geldikçe kendimizi geliştirmek için dünyaya geldiğimizi düşünüyorum, kendisinden üstün kimselerle görüşmek istediğini ve son derece mutsuz olduğunu yazar.

Katherine Mansfield
Katherine Mansfield

İngiltere’ye dönme isteği duyar, kendini geliştirme çabalarına pek destek vermeyen ailesine karşı oldukça tepkilidir. Hem ailesine hem de kültür açısından verimsiz gördüğü Yeni Zelanda’ya karşı olumsuz duygular beslemektedir. Yıllar sonra Güney Afrika’lı romancı ve tarihçi Sarah Gertrude Millin’a 1922 Martının başlarında Paris’ten yazdığı mektupta bir sömürgeli olarak yurt dışına gittikten sonra Yeni Zelanda’ya dönme isteği taşımadığını belirtir. Ancak vereme yakalanıp insanlardan kopmaya başladığında tutumunun değiştiğini yeniden Yeni Zelanda’ya taşınmak zorunda kalır.

Mansfield’in ilk kitabı

Katherine Mansfield
Katherine Mansfield

Mansfield ilk öykülerini 1907’de Melbourne’da çıkan The Native Companion’da yayınladı. 1908’de bir daha dönmemek üzere Londra’ya gitti. 1911’de ilk kitabı In A German Pension (Alman Pansiyonu) yayınlandı. Bu çalışma ilk anda önemli bir satış başarısı gösterdi. Ancak Mansfield bu kitabı acemilik döneminin bir çalışması olarak gördü. Bu yüzden Alman Pansiyonu’na sonradan gelen yeniden basma tekliflerine olumsuz yanıt verdi. Mansfield’in bu kitapla ilgili daha sonradan rahatsız olacağı bir konu kababiçimci bir yaklaşımı benimsemesiydi.

Genelde pansiyonda geçen öykülerde Almanların sürekli kabasabalıklarıyla verilmeleri abartılı bir yaklaşımdı. Öyküleri bu üslupta yazdığı için rahatsız olmuştu. Oysa o dönemde sevgilisi sonradan kocası olacak olan kişiye, dergi editörü ve yazar John Middleton Murry’e yazdığı 15 Mayıs 1915 tarihli mektup ilginçtir. Bu mektupta onun dünyaya daha evrensel bir bakışla baktığını görürüz: “Ayaktakımının konuları ele alışında İngiltere ve Almanya arasında bir ayrılık yok. Yeryüzünde herhangi bir ulus arasında ayrılık yok. Onların hepsi eşit ölçüde tiksindiricidir.”  Ancak önyargılı bir biçimde Almanların kaba tutumlarını ele aldığı ilk kitabında anlattığı kabalıkların en masumu The Modern Soul (Modern Ruh) öyküsünde görülür.

Kurtlu kirazları yemekte sakınca görmeyen Herr Profesör kiraz ikramı geri çevrilince şunu söyler: “Biri doğal arzularını tatmin etmek isterse doğa olgularını görmezden gelecek kadar güçlü olmalıdır.”  Kitapta Almanların birçok yersiz davranışı ortaya konulmuştur. Mansfield bu kitabında gençliğinin deneyimsizliğiyle çok düz bir bakışla öykülerini yazmış görünmektedir. Ancak bu kitabındaki öyküler içinde The Child-Who-Was-Tired (Yorgun-Düşmüş-Çocuk) şiirsel anlatımıyla biraz öne çıkar.

Kitapta çalışmaktan yorgun düşmüş olan bakıcı çocuğun düşü şuydu: “Belki her iki yanında kara ağaçlı küçük beyaz bir yolun düşü görülüyordu, hiçbir yere götürmeyen küçük yolun.” Mansfield bu düşü değişik biçimde yineler. Bu çocuğun ortaya koyduğu çaba yaşına göre ağır gelmiştir. Mansfield çocuğun yorgun düşüşünü ona yaşattığı düşle çok güzel yansıtır: “‘Şşş, Şşş, Şşş’ Bir zamanlar o küçük beyaz bir yol boyunca yürüyordu ah’la, böylesine koca büyük kara ağaçlar her iki yanında.” (7) Çocuğun özlemini bu kadar güzel dile getiren Mansfield, öykünün sonunda aynı çocuğa evin küçük kızını boğdurtur. Bu kadar insani düşler kuran bir çocuğun böyle bir cinayeti işlemesi öyküde çok kaba ve abartılı durmaktadır. Mansfield ilk kitabıyla ilgili olarak kendine yönelttiği eleştirilerde hiç de haksız sayılmaz. Mansfield’in daha nitelikli çalışmaları uzun bir aradan sonra çıkacaktır.

İnsan ilişkilerinde maskelilik

1911’in Aralık ayında Mansfield’in dünyasındaki önemli olay Rhythm dergisinin editörü Murry’le tanışmasıdır. Onların görüşmelerine yol açan Mansfield’in dergiye yaptığı katkılardır. Murry’le birlikteyken edebiyat dünyasından çeşitli kişilerle tanışmıştır. Örneğin 1913’de yazar D. H. Lawrence’ı ve onun sevgilisi Frieda Weekley’i tanımıştır. Murry ve Mansfield iki sevgilinin dalgalı ilişkilerine tanık olurlar. Onların çalkantılı ilişkileri Murry ve Mansfield’i rahatsız etse de uzunca bir dönem onlarla arkadaşlıklarını sürdürürler. 1915 Ekim’inde Mansfield kardeşini Birinci Dünya Savaşı’nda yitirir. Tek erkek kardeşiyle ilişkisi oldukça yakın olduğundan Mansfield bu olayın sonucunda bir çöküntü yaşar. 1917’de Mansfield bir süre ünlü yazar Virginia Woolf’la arkadaşlığını sürdürür. Woolf gibi yazarlarla yaptığı aydınca sohbetlerden hoşlanmaktadır. Yine de insan ilişkilerinde temkinlidir, insanın kendini karşısındaki kişiden belli ölçüde koruması gerektiği fikrindedir. J. M. Murry’e bu konuda 1917 Temmuz sonlarında şunları yazar: “Tekbaşına olmak korkunç bir şey -evet öyle- ancak alttan hazırladığın bir başka maskeye sahip olana kadar maskeni indirme -istediğin kadar korkunç- ama bir maske.”  Elbette her insan maskelidir, ancak Mansfield belli ki insan ilişkilerinde oldukça kendini sakınır durumdadır.

Yazar Leonard Woolf Mansfield’de maskeliliğe dikkat çekmesine karşın onda olumlu özellikler de bulur. Woolf Mansfield’i Beginning Again’de (1964) şöyle tanıtlar: “Sanırım o benden hoşlanmasa da ben ondan hoşlandım. Maskeli gibi bir yüzü vardı ve Murry’den daha sürekli olarak düşman saydığı dünyaya karşı kendini savunmada görünüyordu… Doğuştan sanırım neşeli, alaycı, ahlakdışı, ağzı bozuk, şakacıydı. Onu ilk gördüğümüzde, olağanüstü eğlenceliydi. Bugünlerde beni herhangi birinin onun güldürdüğünden daha çok güldürdüğünü sanmıyorum.”

Mansfield’in insanlara sakınık yaklaşmakla birlikte sevgiyle de yöneldiği mektuplarında görülebilir. Zaman zaman zorlu hastalık dönemlerinde onunla kalan yakın arkadaşı Ida Baker’a gösterdiği olumsuz tutumu bir yana bırakılırsa arkadaşlarına da sevgiyle ve açık bir biçimde yönelmiş olduğu söylenebilir. O insansız yaşamanın anlamsızlığını 26 Temmuz 1918 tarihli mektubunda ressam arkadaşı Dorothy Brett’e şöyle yazar: “İnsanlardan nefret etmek istemem: onları sevmek isterim. İnsanlara inancımı yitirirsem arkalarından koşmak ve şöyle haykırmak isterim: ‘Oh, lütfen size inancımı yitirdim: herhangi bir yerde, onu herhangi bir yerde gördünüz mü? Bana geri verin onu: Herhangi bir şey adına onsuz ben olmayacaktım!’ Ama belki bu sana çocukça geliyor.” İnsana olan umut Mansfield elbette yazarlığını yaşamdan beslenerek geliştiriyordu.

Bu noktada Murry’le olan aşkları ve aydın insanlar olarak dostlukları onu geliştiriyordu. 2 Nisan 1920’de ona şöyle der: “Seni ve beni işçiler, yazarlar olarak düşünmeyi nasıl seviyorum, iki yaratık kendini sanata verdi. Ben Sanatı Aşktan ya da Yaşamdan daha üst bir yere yerleştirmem. Ben onları ayrı şeyler olarak göremiyorum. Onlar birbirini yönetiyor.” Bu noktada Mansfield’in dile getirdiği şey yaşamdan korkmadan yüreklice yaşamaktı. Öbür türlü bir yaşam insana daha çok yük getirecektir. Bu noktada kararlı ve özgürce isteklerinin peşinden giden insan Mansfiel’in düşüncesinde değerlidir. Bu konuda soylu çevrelerden arkadaşı Ottoline Morell’e şunları söyler: “Ah, ancak senin gibi mutluluk adına iç çekiyorum sürekli ortaklaşmanın dışında olmayan dünya adına.

Sürekli bu savunma üzerine kurulu yaşamak -nasıl yorucudur! Neden insanlar daha özgürce ve daha vahşice yaşamasınlar. Ama hayır onlar küçük saksılardaki küçük bitkiler gibi yıllar yıllar önce bir bahçeden çıkarılmış olmaları gereken kendini beğenmişlik içinde. Ama onlar bir rafın üzerinde yaşamı yeğlerler -güneşin ve rüzgarın tüm gücünün dışında- herbiri kendi içinde sıkı ve ahbaplıklarından uzakta. Ama Korku, Güvensizlik, Ürkeklik, Kendini Beğenmişlik -kesin olarak birinin herhangi bir bahçede bulacağından daha korkunç kurtlar. -Ancak umudumu kesmem -kesemem- Ve burada bu kutsal, bulutsuz gün çiçek açacak bir şeyleri bekliyor.”  Mansfield zaman zaman karamsarlık gösterse de insana olan umudunu hiçbir zaman yitirmez. O yaşamdan kaçmasa da yaşamındaki en büyük korkusu olan verem hastalığı kaçınılmaz olarak onun peşini bırakmaz. Bütün korkuları hastalığının yaşamdan beklentilerini gerçekleştirmesini engellemesiyle ilgilidir. 19 Şubat 1918’de güncesine hastalığı yüzünden dağınık yazılar dışında bütünlüklü bir yapıt bırakamamaktan korktuğunu belirtir.

“Sonsuza kadar yaşa Çehov” Onun amacı iyi bir yazar olmaktı. Bu noktada beslendiği kaynaklardan biri İngiliz romantik şiiridir. 20-21 Mayıs tarihli mektubunda Murry’e şunları yazar: “Ama ben Wordsworth ve kızkardeşini ve Coleridge’i anlıyorum. Onlar değişmez -Onlar doğru -Onlar dingin-”  Özellikle yazar İngiliz romantik şiirinin önemli adı Wordsworth’u oldukça seviyordu. Öykücü olarak hastalık açısından aynı yazgıyı paylaştığı Çehov’un hayranıydı. O uzunlu kısalı öyküler yazma isteğini Çehov’a borçlu olduğunu 21 Ağustos 1917’de güncesine yazıyordu.  Mansfield aynı zamanda Rus yazar arkadaşı S. S. Koteliansk’yle Çehov’un mektuplarını İngilizceye çevirdi. Mansfield öykücülükte Çehov’dan oldukça yararlandı. Mansfield için önemli olan öğretici olmak değil, sanatını derli toplu aktarmaktı. Bu noktada Çehov’u değerli buluşunu Koteliansky’ye 6 Haziran 1919’da şöyle aktarıyor: “Onun Souverin’e sanatçının ödeviyle ilgili son mektubunda ‘sorun’u ortaya koymaktır çözmek değildir, ancak birini tamamen tatmin edecek biçimde ortaya koymak bana okuduğum en değerli şeylerden biri görünüyor. O yeni bir dünyayı açıyor, daha çok onu keşfediyor. Sonsuza kadar yaşa Çehov.” Mansfield’in anlatmak istediği yazarın insanın değişik yönlerini alışılmamış özgün bir bakışla vermesinin gerekliliğidir.

Kadın-erkek ilişkileri ve yabancılaşma

Mansfield bu anlamda daha özgün bir bakışla oluşturduğu ve en başarılı kitaplarından biri olan Bliss and Other Stories’i (Katıksız Mutluluk) 1920’de çıkardı. Bu öykü kitabında Çehov’un ilk öykülerinin üslubuna benzer biçimde kısa güldürücü öyküler de vardır. Bu öykü Yazar Leonard Woolf Mansfield’de maskeliliğe dikkat çekmesine karşın onda olumlu özellikler de bulur. Woolf Mansfield’i Beginning Again’de (1964) şöyle tanıtlar: “Sanırım o benden hoşlanmasa da ben ondan hoşlandım. Maskeli gibi bir yüzü vardı ve Murry’den daha sürekli olarak düşman saydığı dünyaya karşı kendini savunmada görünüyordu…

Doğuştan sanırım neşeli, alaycı, ahlakdışı, ağzı bozuk, şakacıydı. Onu ilk gördüğümüzde, lerden biri olan Feuille d’Album’de ressam bir erkeğin komşusu olan bir kadınla tanışma çabası güldürücü bir biçimde verilir. Mansfield’de Çehov’daki gibi toplumsal eleştiri yer almaz. İnce bir üslupla insan ilişkilerindeki durumlar yansıtılır. Bu yapıtındaki ilginç öykülerden biri Psychology’dir (Ruh Durumu). Bu öyküde sevgilisinin ilgisizliğinden yakınan kadının dalgalı ruh durumu çok etkileyici biçimde sergilenir: “‘Sen beni yaraladın -beni yaraladın’ dedi onun yüreği. ‘Neden gitmezsin? Hayır, gitme. Kal. Hayır -git!’ Ve o, geceye baktı. Adımların güzel inişini, parıldayan sarmaşıkla çınlayan karanlık bahçeyi, yolun öte yanında çıplak iri söğüdü ve onların üzerinde büyük ve parlak yıldızlarıyla gökyüzünü gördü. Ama elbette o bunların hiçbirini görmeyecekti. O bütün onun üstündeydi. Eşsiz ‘ruhsal’ görüsüyle o.”  Erkek bu öyküde kadın ruhsallığını yakalayamazken Mr. Reginald Peacock’s Day (Bay Reginald Peacock’un Günü) öyküsünde bu durumun tam tersi yaşanır. Erkek müzik hocası öğrencilerinden gördüğü yakınlığı ve bu durumun verdiği mutluluğu hiçbir biçimde eşinden göremez. Müzik hocasının yanında yatan eşine olan yabancılaşması öyküde şöyle yansır: “Ve orada uykusunda bile bir düşman yatıyor…

Böyle mi olmak zorunda? diye düşündü, şampanya henüz etkisini gösterirken. Ah yalnızca arkadaş olsaydık, şimdi ne kadar çok şey ona söyleyebilirdim! Bu akşamla ilgili; hatta Timbuck’un bana davranışıyla ve onların bana söyledikleri her şeyle ilgili ve başka şeyler. Keşke geri döndüğümde onun burada olduğunu ve ona güvenebildiğimi duysaydım ve başka şeyler.”

Çocukları tanıtlama gücü

Mansfield’in bu kitabındaki öykülerinde yalnız kadın erkek ilişkileri ele alınmaz. O öykücülüğünün başından beri çocuklara da yer verir. Prelude (Giriş) bunlardan biridir. İlkin Temmuz 1918’de yayınlanan bu öyküsünde çocukların oyunlarını da işler. Burada birkaç çocuk öyküsünde daha yer alacak olan Kezia, onun kardeşi ve arkadaşlarının oyunları yer alır. Bu öyküdeki tek itici yan bir kazın başının kesildiği sırada çocukların önce korkmaları, hemen ardından coşkulu davranmalarıdır. Mansfied çocukları çok güzel yansıtsa da bu durum öyküde çok kaba kaçmaktadır. Bir başka çocuklu öyküsü Sun ve Moon (Güneş ve Ay) bu kitabının dikkat çekici öykülerinden biridir.

Mansfield imgeleminde evin küçük kız çocuğunu Güneş onun erkek kardeşini de Ay olarak yansıtır. Onların gözünden evdeki parti hazırlıkları anlatılır. Mansfield bu öykünün nasıl oluştuğunu 11-12 Şubat 1918 tarihli mektubunda Murry’e şöyle anlatır: “Geçen gece rüyamda hatta adı Güneş ve Ay olan kısa bir öykü düşü gördüm. O çok aydınlıktı. Onun bütününü gördüm -çocuklarla ilgili. 6.30’da kalktım ve bir iki not aldım çünkü söneceğini biliyordum. Bu hafta bir vakit bulup onu göndereceğim. O çok hoş. Ben okuduğumu düşlemedim. Hayır onda onun parçasıydım ve görünmeden etrafımda oynadı. Kahraman 5’den fazla değildi. Rüyamda beş gözlü yemek masası gördüm.” (19) Bu öykü çocukları tanıtlama gücüyle Mansfield’in en ilgi çekici öykülerinden biri olmuştur. Bu öykü ilk olarak Murry’nin editörlüğünü yaptığı Athenaeum (1 Ekim 1920) dergisinde yayınlandı.

Yaşamdan beslenmenin önemi Mansfield bu dönemlerde yine hastalığının getirdiği sıkıntılara direnmektedir. O henüz istediklerini gerçekleştirmediğini düşünmektedir. 10 Aralık 1920 tarihli mektupta Murry’e şunları yazar: “Ölmeyi istemem çünkü yaşadığımı haklı çıkaracak hiçbir şey yapmadım. Ancak çalışmamı yapmış olsaydım, ölüme kadar bile gidebilirdim.” (20) Bu sıkıntılı dönemlerinde çalışmalarına sarılır. Öykü yazarlığı dışında Murry’nin dergisine kitap eleştirileri de yazar. Hastalığı yüzünden dönem dönem değişik ülkelerde yaşamak zorunda kalır. İnsanlardan bir ölçüde kopması ona göre kitap eleştirilerini yazarken bile zorlanmasını getirmektedir. Ona göre yazar her zaman yaşamdan beslenmelidir. Bu noktada sanat alanındaki deneyimlerini zaman zaman daha deneyimsiz sanatçı adaylarına aktarmaktadır.

Murry’nin kardeşi ressam adayı Richard Murry de bu kişilerden biridir. Ona da yaşamdan beslenmesini ve kuramsalın ötesinde deneysel olanı da yakalaması gerektiğini öğütlemektedir. Bu öğütlerin yanında 3 Şubat 1921 tarihli mektubunda sanatçıda olması gereken iki niteliği belirler: “Yalnızca şeylerle yüzleşmek değil, ancak gerçekte onları oluşturanları öğrenmek. Nerede olduğumuzu başka türlü nasıl bilebiliriz? Nasıl kendimizi belli yerlerde zayıf olmaktan önleyebiliriz? Sonuna kadar giden olmak, dürüst olmak, sanırım sanatçılar gerçekte sonuna kadar gidenler olsalardı ve dürüst olsalardı dünyayı kurtaracaklardı. Bu şeylerin eksikliği ve onların tersi yaşamı tümüyle soluklaştırıyor. İyi çalışma yaşamı yukarı çeker -kötü çalışma yaşam için öldürücüdür.”

En çarpıcı kitabı: Bahçe Partisi

Mansfield dürüst çabalarının sonucunu görür. 1922’de Garden Party (Bahçe Partisi) yayınlanır. O Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her yanında bu yapıtının yayınlandığını da görecektir. Öykü kitabı canlı biçimde aile ilişkilerini yansıtan At The Bay (Koyda) öyküsüyle açılır. Aile ilişkileri içinde çocuk kahraman Kezia ve büyükannesi arasındaki ilişki çok sıcak biçimde yansıtılır. Kezia’nın büyükannesiyle ilgili kaygılarını içerecek biçimde ikisi ölüm üzerine konuşurlar. Bir süre sonra sıcak ilişkileri bu konuyu unutturur. Kezia “hiçbir zaman” büyükannesinin kendisini bırakmamasını isterken “Her ikisi de hiçbir zamanın neyle ilgili olduğunu unutmuşlardır.”

Garden Party (Bahçe Partisi) bu öykü kitabının havasını en iyi yansıtan öykülerden biridir. Bu bağlamda birkaç öyküde yaşamdaki sıkışmışlıklar değişik biçimlerde yansıtılır. Bu öyküde bir kız içinde kaldığı durum karşısında gerginlik yaşar. Varlıklı kesimden olan bu kızın aile üyeleri benzer tedirginlikleri duymazlar. Genç kız önce yoksul kesimden olan komşularının evin erkeğinin ölmesi üzerine düzenleyecekleri partiyi erteletmek ister, başaramaz. Sonra zorla aileye başsağlığına kızı yanında çeşitli armağanlarla gönderirler. Kızın komşu evdeki tedirginliği karşısında ölüden yansıyan dinginlik öyküde çok güzel yansıtılır: “Orada bir genç adam yatıyor, uykuya dalmış -öylesine deliksiz, öylesine derin uykuda ki onların her ikisinden çok, pekçok uzakta. Ah, öylesine uzak, öylesine sakin. O düş görüyordu. Asla yeniden onu uyandırma. Onun başı yastığa gömülmüştü, gözleri kapalıydı; onlar kapalı gözkapaklarının altında kördüler. O kendini düşüne bıraktı. Bahçe partilerinin ve sepetlerin ve dantel elbisenin onun için ne önemi vardı? O bütün bu şeylerin uzağındaydı. O eşsizdi, güzeldi. Onlar gülüyorken ve topluluk çalıyorken, bu mucize dar yola ulaştı. Mutlu… mutlu… Her şey iyi, dedi bu uyuyan yüz. Bu tam olması gerektiği gibi. Ben hoşnutum.”

The Daughters of the Late Colonel (Ölü Albayın Kızları) öyküsünde yaşamları boyunca babalarının sözünden çıkmamış iki kızın öyküsü anlatılır. Bu iki kızın esini aralarında Mansfield’ın arkadaşı Ida Baker’ın da bulunduğu ve geçmişte tanıdığı birkaç kızın karışımından doğmuştur.  Öyküde babalarını gömdükten sonra evin kızları tedirginlik içinde onun ruhunu üzerlerinde duyarlar. Sanki babanın ruhu eşyaların arasında gezmektedir. Öykünün sonlarında tek başına deniz kenarındayken kendini biraz rahat duyabildiğini söyleyen Constantia’nın yaşadıklarıyla ilgili olarak kafasında şunlar canlanır: “Ama olan her şey bir tünel biçiminde olmuş görünüyordu. Gerçek değildi. Ayışığında ya da deniz kenarında ya da fırtınada tünelin dışına ulaştığında yalnızca gerçekten kendini duyuyordu.”

Mansfield bu öyküsünü Çehov’un Üç Kız Kardeş’inden sonraki en boğucu öykü olarak tanımlayan romancı William Gerhardi’ye öyküyle ilgili şunları yazar: “Bu öyküyü yazdığımda onu yaşadım hem de bittiğinde, itiraf edeyim okuyucularımın benim açıklamaya çalıştığımı anlayacaklarını çok fazla umdum. Ama çok azı anladı. Onun zalim olduğunu düşündüler. Onlar Jug’u ve Constantia’yı küçümsediğimi düşündüler. Onun kasvetli olduğunu düşündüler. Ve son paragrafta zavallı yaşlı şeylerle alay ediyordum. Böylesine yanlış anlaşılmış olmak hemen hemen ürkütücü durumdur. İlk kez ‘fikir’in oluştuğu eğlendirici olarak iki kızkardeşi gördüğüm bir an vardı, ancak daha derine baktığım an (tamamen dürüst olalım) onların yaşamlarında gizli kalan güzelliğe eğildim ve bütün arzum keşfetmekti…

Benim iki süssüzümün bu ürkek jestle güneşe dönmesiyle bu son paragrafa yol açacak biçimde her şey elbette anlaşıldı. ‘Belki şimdi.’ Ve bundan sonra bana Babanın ölü olması kadar gerçek biçimde onlar da ölü göründü.” (26) Üç Kız Kardeş’deki boğucu hava bu öyküde yansımakla birlikte Mansfield’in bu kitaptaki öyküleri Çehov’un öykülerine benzemez. Kendine özgü bir bakışla yazılmıştır. Ayrıca Mansfield’de Çehov’da yansıyan toplumcu yan yoktur. Bununla birlikte Mansfield her kitabını o kitaba özgü havayı yansıtan öykülerden oluşturmuştur. Bir öykü ona göre kitabın havasını yansıtmıyorsa kitabın dışında tutulmalıdır. Bahçe Partisi’nde yayınlanan First Ball (Onun İlk Balosu) öyküsü bu bağlamda ilginç öykülerden biridir. Bu öyküde ergenlik dönemindeki genç Leila ilk balosuna katılır. İlk balosunun heyecanını yaşarken şişman densiz bir adamla dans etmek zorunda kalır. Onun olumsuz durumu şöyle yansıtılır: “Neden mutluluk sonsuza kadar sürmedi. Çünkü sonsuza kadar bir parça uzun değil miydi.” (27) Yine de içinde bulunduğu olumsuz durumdan çıkınca genç kız baloda eski neşesini yakalar. Bu öyküde duru bir anlatımla genç kızın ruh durumu güzelce ortaya konmuştur.
An İdeal Family (Örnek Aile) öyküsündeyse ömrünü çalışmayla geçirmiş yaşlı Neave’in ruh durumu şiirsel bir dille yansıtılır. Yaşlı adamın yılların emeğini barındıran yorgunluğu bu öyküde boğucu bir havada veriliyordu. Adamın işten eve

Hastalığı el verdiğince özgürce yaşadı

Mansfield öykülerini oluştururken sanatçı arkadaşlarıyla belli ölçüde bağını sürdürdü. Kendinden genç sanatçılara öneriler sundu, sanatçı arkadaşlarına kendi dalı olmayan alanlarda bile eleştiriler getirdi. Kendi çevresiyle sıcak ilişkiler kurdu. Yine de Mansfield’in üst kesimden gelen bir kişi olarak belli bir seçkinci tutum taşıdığını söylemek gerekir. Richard Murry’e 20 Ağustos 1922’de Charlie Chaplin’le ilgili olarak şunları yazar: “The Kid’de Charlie’yi gördüm. İlk uçağı görmüşüm gibi sana nasıl eski moda geliyor olmalı. O harika bir sanatçı. Yazık ki halka bağlı- çok az olsa bile öyle. Sanırım onları düşünmesi acımadır.”  Bu açıklamalardan Chaplin’in sanatına seçkinci bir bakışla eleştiri getirdiği düşünülebilir. Yine de Mansfield değişik kesimlerden insanların durumlarına öykülerinde yer vermiştir.

O özellikle son yıllarında doktorların yalnızca hastalığının fiziki yanıyla ilgilendiklerinden, ruhsal durumunu görmezden geldiklerinden yakınıyordu. Bu noktada ölümüne yakın bir dönemde bir topluluğa katıldı. Bu topluluk birlikte bir yaşam alanı kuran, ortaklaşarak yaşayan bir topluluktu. Yemek yaparak, bahçe işleriyle uğraşarak vakitlerini geçiriyorlardı. Mansfield son dönemlerinde ruhsal olarak rahatlamış olsa da hastalığı ilerliyordu. Son aylarında öykü yazmayı bıraktı. 9 Ocak 1923’de onun çağrısı üzerine kocası Murry çıkıp geldi. Aynı gün Mansfield yaşamını yitirdi. Onun için yazarlık yaşamının parçasıydı. Hastalığı el verdiğince özgürce yaşadı ve yapıtlarını oluşturdu.

Korktuğu pek olmadı, hastalığı hedeflerine ulaşmasını en azından bir ölçüde engelleyemedi. 30 Mayıs 1917’de güncesine yazdığı gibi onun için amaç buydu: “Yaşamak, ‘yazar’ olmak yeter. Az önce masamın başında otururken, birisinin, birisine gülümseyerek elini uzattığını, onunla konuştuğunu gördüm. Birden yumruğumu sıkıp masanın üstüne vurdum. ‘Bundan daha değerli bir şey olamaz!’ diye bağırdım.”


Yorum Yapınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.