Kravat hakkında bilgi » E-Kütüphane

Kravat hakkında bilgi


Kravat erkeklerin 350 yıllık, hatta kimi iddialara göre 3500 yıllık rakipsiz aksesuarı. Üstelik kadınların bütün saldırılarına rağmen. Feministler, kravatın erkek dünyasındaki yerini yüzyıl önceden fark etmişlerdi. 19. yüzyılın meşhur Fransız yazarı George Sand feministlerin bayraktarlarından biri olmuş; bazı kadınlar da yakalı gömlekler ve kravatlarla dolaşmaya başlamışlardı; ama olmadı. Kravat yine de erkeklerin aksesuarı olarak kaldı. Nasıl ki erkeklerde moda olsa da küpe hâlâ kadınların takısıysa; kravat da erkeklerin aksesuarı. Lâkin yine de kravatı küpeyle kıyaslamak yakışık almaz, o kadar da harcıalem değil.

İnsanlar, çok uzun zamanlardan beri, soğuktan, kirden, terden korunmak için boyunlarını kumaş parçalarıyla sarmışlardı. Ava çıkan, tarlada çalışan, ovalarda ve yükseklerde savaşan erkeklerin kıyafetinin hiç ayrılmayan bir parçası olmuştur boyunbağı. Boyunbağı bir giysidir; erkek giysilerinden biri. İşlevseldir. Soğuktan ve sıcaktan, terden kirden korur. Ama kravat bir giysi değil, bir gösteriştir. Doğanın belki de en renksiz canlısı olan insan soyunun erkeğinin kendini süsleme aracı.

Erkekler boyunbağını bir giysi olarak kullandıkları zamanlarda da süsleniyorlardı elbette; parlak taşlarla süslenmiş, egemenliklerinin simgesi yüzükler takıyorlardı. Birçok ilkel toplulukta yüzlerini, bedenlerini boyuyorlar, doğal çevrelerinin en parlak hayvanlarını taklit ediyorlardı. Boyunbağının işlevselliğinden çıkıp erkeklerin aksesuarı olması için modern dünyanın kuruluşunu beklemek gerekti. Avrupa’nın, iz bırakan, yaşamın bir parçası olan her modası gibi, bir bunalım döneminden çıkmasını, rahatlamasını beklemek gerekti.

Boyun bağı. Tüccarlar arasında “fatura” mânâsında kullanılır. Kelimenin aslıFransızca cravate: Hırvat anlamında kullanılan croates veya cravates’den gelmektedir.

Avrupa tarihinde Otuz Yıl Savaşları diye bilinen dönemin bitişi, insanlar için bir karabasandan uyanmak, yaşamın zevklerini yeniden tadabilmek, yeni modalar yaratmak, sokağa çıkmak, eğlenmek, süslenmek demekti. İşte Avrupa, yani Frenk diyarı, o yıllarda, boyunbağlarını neredeyse bir süs haline getirmiş olan Hırvat askerleriyle tanıştı. Rütbesiz askerlerin kaba kumaşlardan yapılmış boyunbağları, subaylarda neredeyse bir rütbe göstergesine dönüşüyor, ipek ve muslin gibi gösterişli, pahalı kumaşlardan yapılıyordu.

 

Hırvat askerlerinin kravatı, askerî bir giysinin güzelleştirilmeye çalışılmış halinden başka bir şey değildi. Bir asker için yaşamsal zorunluluk olan kılıcın, meçin, parlak taşlarla, püsküllerle süslenerek taşınması gibiydi. Ama Hırvat subayların boyunbağları çok gösterişliydi. Şimdi kravat dediğimiz o vazgeçilmez aksesuarın bir moda, bir toplumsal statü göstergesi, bir egemenlik simgesi olarak Avrupa’ya yayılmaya başlaması, işte paralı Hırvat askerlerinden oluşan bir alayın taktığı bu boyunbağından doğup gelişmiştir. 1635’te, Otuz Yıl Savaşları’na paralı asker olarak katılan Hırvat Alayı Fransa’ya gelir. Hırvat Alayı’nın askerleri, bütün boynu çepeçevre doladıktan sonra püsküller halinde aşağı salınan ya da uçları bir rozetle birleştirilmiş boyunbağları takıyorlardı. Zamanın kralı XIV. Louis’nin, giyim kuşamını süslemeye, kuyruğunu açmış bir tavuskuşu gibi dolaşmaya pek meraklı olduğu söyleniyor. Bu tutkusunun, hem Hırvat Alayı’nı hem de Hırvat askerlerinin boyunbağlarını Fransız Monarşisi’nin simgesi haline getirmesine neden olduğu söyleniyor. Zamanın saygın erkekleri, yani soylular ve askerler, daha o zamandan aslında bugün taktığımız kravatların atalanndan olan Hırvat boyunbağını boyunlarına dolar olmuşlardı. Fransızcada Hırvat, “Croater” olarak söyleniyor ve iddia ediliyor ki kravat kelimesi, yani Fran- sızcasıyla cravate, Hırvat’ın yanlış söylenmesinden çıkmış. Yani kravat Hırvat demek. Ama şüpheli tabii; çünkü itiraz edenler de var. Bugün Sırp- Hırvatça’da kravatın iki karşılığı bulunuyor: kravata ve masrıa.

Kimi araştırmacılar, “cravate” kelimesinin Fransa’ya giden Hırvat alayından önce de kullanıldığını iddia ediyorlar. Fransa’da daha 14. yüzyılda, yani Hırvat askerleri boyunbağlarıyla Paris sokaklarında arz-ı endam etmeden 300 yıl kadar önce “cravate” kelimesinin parşömenden yapılmış şerit ve bez parçası anlamına geldiğini söylüyorlar. Bu araştırmacılara göre “cravate” yani kravat, şerit halinde bez parçası demek; yani boyna dolamaya çok uygun. Belki de boyunbağının Fransızcası. Yoksa îtalyancası mı? Yine söylenenlere bakılırsa, daha 1590’da, yani Hırvatların boyun- bağından önce, Italyancada, “cravata” diye bir kelime var. Fular, atkı ve boyunbağı anlamında kullanılıyor. Ama Romalılar boyunbağma, atkıya, fulara focale diyorlar; kravata hiç benzemiyor.

1974’de, İO 2. yüzyılda yaşamış olan ilk Çin imparatoru Ch’in Şih Huang-Ti’nin mezarını açan arkeologlar, bu dev mezarda, atlarıyla beraber, hepsi de gerçek insan boyutlarında, 7500 asker heykeli buldular. Pişirilmiş topraktan yapılmış bu heykel askerlerin hepsinin boynunda özenle bağlanmış boyunbağları vardı.

Hırvatlar, kültürel olarak önce Roma’ya, sonra Batı Roma’ya yakın olmuşlar. Roma’nın resmi dini Katolikliği kabul etmişler, İtalyanlar, Fransızlar kadar Roma kültürünün taşıyıcısı olmuşlar. İster İtalyancadaki “cravata”dan ya da Fransızcadaki “cravate”den veya “Croater”, yani Hırvat’tan, kravat sanki Roma’nın boyunbağı gibi. Ama değil; iş boyundaki bağın nasıl bağlandığına gelince hiç de öyle değil. Romalı askerlerin boyunbağından tek farkı biraz daha sıkı bağlanmış olmalarıydı. Romalı askerlerin boyunbağı daha çok, geniş çiftlikler kurabilmek, altın aramak için Amerika’nın batısına doğru arabalarını sürenlerin yanında silahşörlük de yapan kovboyların, yani inek çobanlarının bo- yunbağını andırırken, Çinli askerlerin boyunbağı, Boston’daki büyük evlerde oturanların özenle bağlanmış kravatlarını hatırlatıyor; yani biçim olarak, ortaokul yıllarından beri adâbına uygun, düzgün bağlamaya çalıştığımız kravatı. Ama yine de kravat Avrupa’nın boyunbağı olarak çıktı ortaya; Çin’in Maçin’in değil. Kral XIV. Louis, İmparator Ch’in Şih Huang- Ti’ye değil, Hırvat Alayının parlak bir subayı görünümündeki Romalı savaşçıya özendi.

Hadi diyelim ki XIV. Louis boynuna bu Roma boyunbağmı takarken savaşçı Roma İmparatoru’na özeniyordu; ama Birleşmiş Milletler Salonu’nda boynunda özenle bağlanmış kravatıyla konuşan herhangi bir temsilciyi dinleyenler ne kadar benziyor bir Romalı komutana. Devlerin Aşkı’nda ortada utangaç bir edayla dolaşan James Dean’in boynundaki ince, siyah, örgü kravat ne kadar benziyor Roma’daki Traianus Anıtı’nın üzerine işlenmiş Roma savaşçılarının boyunbağlarına? Hem benziyor hem benzemiyor.

Hiçbir süs gökten zembille inmez. Önce işlevseldir. Sonra işlevselliği süsler insanoğlu. Bazen de sonunda, tıpkı kravatta olduğu gibi bütün işlevselliğinden sıyrılıp sadece bir süs, sadece bir simge olur. Bunun için işte kravatı bir boyunbağı olmaktan, bir gruba ait bir boyunbağı olmaktan çıkarıp erkek modası yapmış olma ayrıcalığını XIV. Louis’ye veriyorlar.

Peki XIV. Louis niye bu kadar etkilendi Hırvat alayının gösterişli bo- yunbağından da tutup bunu önce Paris Kontluğu’nun, sonra Fransa Krallı- ğı’nın simgesi yaptı? Kravatın bir erkek aksesuarı olmasını XIV. Louis’ye atfetmekle belki de çok aceleci davranıyoruz, öyle değil mi; Paris Kont- luğu’nun, bilemediniz Fransa Krallığı’nın simgesi. Çok ulusal; tam da uluslar yeni yeni filizlenirken. Öyleyse biraz daha iz sürmek gerekiyor.

XIV. Louis’nin Hırvat askerlerinin süslü boyunbağını gördüğü 1635’te, Osmanlı padişahı IV. Murad, Iran Seferi’nden dönmüş, İstanbul’a, gücünün ve erkinin simgesi beyaz sarık ve siyah sorguç takılı miğferiyle giriyordu. Kendilerine Batı Roma imparatoru unvanı alanları peş peşe yenilgiye uğratan, Kayzar-ı Diyar-ı Rum’un, yani Roma imparatoru Kanuni Sultan Süleyman’ın torunuydu. Yakasız gömleği ve kaftanı süslüydü; ama boynunda bir boyunbağı yoktu. IV. Murad’ın kaftanı, sarığı, sorguçu, yakasız gömleği birçok erki kendinde simgeliyordu. O, kendini Roma imparatoru, Müslümanların halifesi, Ortodoksların ve Yahudilerin koruyucusu olarak görüyordu; ama Batı’da erk parçalanıyordu. Daha doğrusu prensler kilisenin egemenliğinden bağımsızlaşıyorlar; laik bir iktidann temellerini atmaya çalışıyorlardı. Otuz Yıl Savaşları da boşuna çıkmamıştı. Muhtemelen XIV. Louis, kardinallerin omuzlarından aşağı sarkan beyaz atkılarından hoşlanmıyordu. Bu durumda kravatın önce Hırvat askerlerinin, sonra Fransız soylularının ve nihayet burjuvaların kiliseye karşı iktidar simgesi olması için her şey hazırdı.

Ama, ister “cravate”den ister “Croater”den gelmiş olsun; Katolik olsa da, Latin harfleriyle yazıyor olsa da, ister hâlâ biraz doğulu olan sert bakışlı bir Hırvat subayının Musul’un ince dokunmuş muslininden yapılmış püsküllü boyunbağına, ister imparator Oh’in Şih Huang-Ti’nin askerlerinin özenle bağladığı ipek boyunbağlarına benzesin, kravat biraz da İngilizdir. Kravat epeyce İngilizdir.

‘Royal Cravate’m, yani Fransa Kraliyet Alayının askerlerinin göz alıcı boyunbağının kravat olup ya da kravatı tekrar hatırlatıp sivillerin de boynuna geçmesi uzun sürmedi. Hatta, denizi aşıp İngiltere kıyılarına ulaştı. Ingilizler bu yeni aksesuarı modern erkek giysisiyle öylesine bir araya getirdiler ki, bugün ütülü pantolonu, parlatılmış ayakkabıları, kolalı beyaz yakayı kavuşturan, özenle bağlanmış bir kravatıyla bir erkeğin fotoğrafı bize hâlâ “İngiliz beyefendisi”ni hatırlatır. Öyle anlaşılıyor ki İngilizler yakın zamanlara kadar en azından erkek modasını hep belirlemişler. Modern dünyanın erkeklerinin modasını.

Ama, kravatta en azından ilk moda akımlarını Fransızlar yaratmıştır. Kravattan bahsederken, köşe bucak kaçmaya çalışsak da, karşımıza hep XIV. Louis çıkıyor, ilk yaygınlaştığı dönemde kravat, boyun etrafından iki kez geçirildikten sonra önde bir düğüm atılıyor ve kumaşın iki ucu serbest bir şekilde aşağı sarkıtılıyordu. XIV Louis kendi kravatını daha etkileyici kılmak için olsa gerek, bu düğüm yerine ipek bantlar eklemeye başladı. Kral takar da moda olmaz mı?

Yine savaş. Savaş ve savaşçıların boyunbağları. 1692 Steinkirk Savaşı. Voltaire bu savaşta savaşçı soyluların boyunbağlarını nasıl ihmal ettiğini anlatıyor: “Erkekler dantel kravat takarken çok zaman harcıyorlardı. Savaş esnasında aceleyle giyinen prensler, kravatlarım baştan savma bağlamaya başladılar. Bu baştan savma bağlanan kravatlara Steinkirk adı verildi.” Steinkirk, kadınların ilk defa erkek simgelerine heves etmelerini de beraberinde getirdi; savaşçıların soğuk savarını İngiliz ve Amerikalı deniz subaylarından sonra kadınlar benimsediler. Bir küçük farkla; erkekler Steinkirklerinin uçlarını bir kez büküp ceketlerinin düğme deliklerine takarlarken, kadınlar korsalarının içine sıkıştırıyordu.

Bayrağı XIV. Louis’den bir başka kral, II. Charles devraldı. 1660’da sürgünden ülkesine dönen II. Charles, Fransa’nın bu yeni modasını İngiltere’ye tanıttı. İngiltere tarihinde adı pek hoş anılmasa da, yanında getirdiği kravat önce Ingiltere’ye, ardından Amerika’ya yayıldı. Öyle ya, kral takar da moda olmaz mı?

1805’te, ünlü İngiliz askeri Amiral Nelson’ın ölümü üzerine İngilizler yas kravatları taktılar. İngilizlerin Amiral Nelson’ı anmak için taktıkları siyah kravat, modem toplumun erkek aksesuarının yavaş yavaş toplumsal grupların simgesine dönüşmesinin de yolunu açtı. Ama, iş politikaya gelince Akdeniz güneşi Fransızları daha.ateşli yapıyordu. İngilizlerin kravatın politik bir simgeye de dönüşmesine açtıkları yolda Fransızlar neredeyse koşarak ilerlediler. Yıllar da politikanın her yere işlediği yıllar. “Avrupa’nın üzerinde bir hayaletin dolaştığı” yıllar. 1840’lara gelindiğinde Fransa’daki bir erkeğin boynundaki beyaz kravat muhafazakârlığını, siyah liberalliğini gösteriyordu, idem Almanya’nın hem de Fransa’nın devrimci erkeklerinin boynundan kırmızı kravat eksik olmuyordu. Bu durum Llllustradon gazetesi tarafından alaylı bir dille anlatılıyor: “Günün en önemli olaylarından biri beyaz ve siyah kravatlılar arasındaki savaş. Mükemmel bir düellonun tüm özellikleri var. Şimdi biri toplum içinde siyah kravat takabilir mi? Yerleşik değerler bunu yasaklıyor, yeni moda ise bunu söylüyor. Bu çelişkinin en şaşırtıcı tarafı, gençlik siyah kravatı benimserken, yaşlılar beyazı savunuyor. Bu bizi nereye götürecek? Hükümet ne yapacak? Kadınlar bu yeniliğe karşı. Eğer erkekler siyah kravatta ısrar ederse, biz de ortalık yerde göğsümüzü açarız diyorlar.” Kadınlar gerçekten böyle tehditler savurdu mu, bilmiyoruz; ama doğruysa, erkeklerin bu tehdidi bir hoşluk olarak düşündükleri kesin. Çünkü siyah kravat hızla yayıldı. Soylu kadınlarla yaşlıların da tek tesellisi, kırmızı kravatın yenilmiş olması oldu.

Avrupa’nın siyasal çalkantıları durulmadı; bir rengin yerine bir başka renk geçti, bir desenin, bir düğümün yerine başka bir desen, başka bir düğüm. Ama siyasal görüşü her ne olursa olsun modern erkek kravattan vazgeçemiyordu. Hatta her geçen gün yayılıyordu moda. Öyle ki, artık kravat, sanki moda uğruna takılan bir aksesuar değil, erkek giysisinin bir parçası, hatta bedeninin bir parçası oluyordu.

Kravatın en tutulduğu ülke gene de Ingiltere oldu. Kıta Avrupası İskandinav ülkeleri, Rusya ve Macaristan dışında kravat sözcüğü ve türevlerini benimserken Ingilizler neck-tie (boyunbağı) adını verdikleri kravatı (Japon- cası da nekutai) her türlü kurumun üstte taşınan flamasına dönüştürmüşler. Ava kravatla gidilen ülkede, kuruluşlar, okullar, takımlar, kulüplerin özel biçim, renk ve desenlerde kendi kravatları var. Örneğin Cambridge Üniversitesi’ne bağlı 35 kolejde 140 çeşit aidiyet ifade eden kravat bulunuyor (Uygur Kocabaşoğlu, Ingiliz Sicimi, 1995).

19. yüzyıl kravatın saltanat yılları oldu. 1827’de Paris’te yayınlanan bir kravat risalesinin başında, “Yemek sanatı politikacılar için neyse, kravat sanatı da gerçek erkekler için odur” deniyordu. 14 değişik kravat düğümünü biraz da mizahi bir havayla veren bu risale kısa sürede 11 baskı yaptı. Risale Honore de Balzac’ın matbaasında basılmıştı; kimilerine göre yazarı da Balzac’tı. Sonradan sadece önsözün onun kaleminden çıktığı anlaşıldı. Kendi dehasına hayran olan derbeder görünüşlü Balzac “Dahi erkeğin kravatı, vasat bir erkeğinkinden farklıdır” diyordu. Balzac’a göre her erkeğin bir kravatı var: Bilim adamlarına “cravate matematique”, şair ruhlu erkeklere “cravate Byron”, âşıklara “cravate sentimentale”.

Kravatı İstanbul’da da bir padişah moda yaptı. 1839 ile 1861 yılları arasında hüküm süren yenilikçi padişah Sultan Abdülmecid Avrupa’nın artık tartışılmayan üstünlüğünün farkındaydı ve Avrupa’yı giderek dünyaya egemen kılmaya başlayan modernizmin hayranlarından biriydi. Hukuktan eğitime, askerlikten mâliyeye her alanda reformlar yapmaya çalıştı. Batı’nın hemen her şeyine hayran olan ve resimlerinde, tıraşı, kıyafetleri ve ifadesiyle Avrupalı bir subay görünümünde olan Abdülmecid kravat takan ilk Osmanlı erkeklerinden biri oldu. Padişah takar da moda olmaz mı?

Önceleri bazı aydınlann takmaya başlamış olduğu kravat, Abdülmecid de takınca ileri gelen devlet adamlarınca da kullanılmaya başlandı. Yine de Avrupa’daki kadar hızlı yayılmıyordu. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, artık memurların çoğunluğu kravat kullanır olmuştu. Setre, yani panto- lon-ceket, kolalı gömlek, parlatılmış pabuçlar, kravat ve fes. Büyük şehir Osmanlı erkeğinin okumuş-yazmışının vazgeçilmez giysisi olmuştu. Ba- tının armağanı bu yeni aksesuara ince bir Doğu zevki katmayı da ihmal etmedi Osmanlı: Takanın kesesine göre taşlarla süslenmiş “kravat maşası” ya da “kravat iğnesi”. Cumhuriyet’ten sonra kravat diğer şehirlerde, kasabalarda da yaygınlaşmaya başladı. Kravat hemen her bölgede bir ayrıcalık simgesiydi. Sözlüklere yeni bir kelime daha girdi: Kravatlı. Kravat takmayanların dünyasından çok uzaklarda yaşayan memurları anlatan bir kelime. Sözlükler bize Türkiye’de kravatın yayılmasının pek de kolay olmadığını gösteriyor. Şemseddin Sami (1886) ve Ali Hazima (1911) Fransızca sözlüklerinde cravate karşılığı olarak yalnızca boyunbağı karşılığını verirler. Özellikle mutaassıp çevreler ve esnaf kravatı sevmedi. Memurluk ve kalem efendiliğinin simgesi sayıldı ve ‘medeniyet yuları’ olarak adlandırıldı. Halkın bir bölümü bu yeni modayı sevmedi; hâlâ da sevmiyor. Güreşte yasak olan bir oyun, kolu rakibin boynuna dolayarak boynu koltuk altına kıstırmak “kravat takmak” olarak adlandırılıyor. Sanki, “tek dişi kalmış canavarın” boyunduruğu.

Türkiye’de, öyle anlaşılıyor ki, giysilerin ve aksesuarların renk ve desenlerinden çok kendileri birer simge oluyor kolaylıkla. Sadece ne giyi- nildiği değil, nasıl giyinildiği de insanların düşüncelerini gösteriyor. Kendisini biraz derbeder olmakla suçlayanlara karşı, 193 l’de yazdığı meşhur şiiri “Gömlek, Pantolon, Kasket ve Fötre Dair”de Nazım Hikmet, modem giysileri ne denli önemsediğini kendi dünya görüşünün ustalarının giysileriyle anlatıyordu. Marx’ın “kocaman sakalını üzerine saldığı tertemiz, kolalı gömleği”, Engels’in 1848 barikatlarında “halis İngiliz kumaşından/ halis Ingiliz modasıyla/ ütülü mum gibi..” pantolonu.. .ve, “Vladimir İliç Ulyanof Lenin/ ateşten bir dev gibi çıktığı zaman/ harikada,/ yakalığı da vardı/ kravatı da…”

1848 Avrupası’nın devrimcilerinin taktığı kırmızı kravat, 1917 Rusya- sı’nda da görülür; ama, Lenin’in, Petrograd’da kalabalık bir grubun karşısında barikatlar üzerinde yaptığı meşhur konuşması sırasında da, çatışmalar içindeki Moskova’da da, kolalı yakasına takılmış özenli kravatı, artık siyahtır. Avrupa’nın modem erkeği, ister bir iç savaşın barikatında, ister sessiz ve temiz bir kütüphanede, üniversite koridorlarında, şu ya da bu siyâsal partinin toplantılarında olsun, kravatını boynundan eksik etmemektedir.

Medeniyetin yuları mıdır kravat? Boynu sıkan kravat mıdır yoksa yakası kolalı gömlekler mi? Bunun cevabını bulmak bu kitabın işi değil; ama rivayet muhtelif. Biz yine kravat modasının liberalinden muhafazakârına, sanatçısından politikacısına herkesi sardığı 19. yüzyıla dönelim. 1848 ayaklanmasının biraz öncesine.

Sonra gömlek yakaları küçüldü, kola modası geçti ve kravatta dörtlü düğüm fırtınası esmeye başladı. Fransa’da, “regate” olarak bilinen ve ünlü diplomatlardan kravat mecburiyeti zamanlarındaki öğrencilere kadar bütün erkeklerin kullandığı bu bağlama şeklinin mucidi İngiliz soylularıyla arabacıları. Dört atlı arabalarını sürerken kravatları rüzgârdan uçuşmasın diye bu düğümü geliştirmişler. Amerikalılar dörtlü düğümlerini sağa doğru, İtalyanlar da sola doğru kaydırırlar ve ulusal kimliklerini belli ederlermiş. Cecile Beaton “Kravat seçmek yaratıcılık ve cesaret işidir” diyor; anlaşılan kravat takmak da öyle.

Giysilerin ve aksesuarların çizgilerini “kadınsı” ve “erkeksi” olarak ayırabilenler, 19. yüzyılda liberal erkeklerin taktığı “lavaliere” denen krayatın kadınsı çizgiler taşıdığını söylerler. Büyük fiyonklu bu kravatın mucidinin de Lavaliere Düşesi olduğu söylenir. Yine de, “lavaliere” modası kravatın mı kadınsı olduğu yoksa feminist kadın sanatçılardan daha önce erkek aksesuarına heves etmiş olan bu Düşes’in mi biraz erkeksi olduğu şüpheli.

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın hemen başlarında esen “özgür düşünce” rüzgârları yerini kısa zamanda yeni bir karabasana bıraktı; ama kimse kravatını çıkarmadı. Dünyaya 1930’ların kravat modasını hediye eden yine İngiliz soyluları oldu. Madam Simpson’a olan büyük aşkı yüzünden tahttan çekilmek zorunda kalana kadar Kral VIII. Edward olan Windsor Dükünün, kimilerine göre babasından çaldığı kravat bağlama tekniği, kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı.

Karabasan, Avrupa’nın, hatta dünyanın üzerine, erkeklerin Windsor düğümlü kravatıyla çöktü. Savaş sonrası da bir süre devam eden bu modanın yerini 1950’lerin ince kravatları aldı. Rock and Roll’un kravatları bazı erkeklerin gönlünde öylesine yer etti ki, 1980’ler, hatta 1990’larda bile, artık giderek tükenen terzilere, biçki-dikişten anlayan yakınlarına, kravatlarını daraltmalarını rica ettiler.
İkiz kardeşi frenk gömleği, kol düğmeleri, kravat iğnelerinden söz etmeden kravat bahsi tamamlanmaz. Çin’den yüklenmiş ipek topları, Musul’un muslini de öyle, hepsi kravatın, kiminin nefret ettiği kiminin boynuna bağlamadan güne başlayamadığı kravatın yakın akrabası. Son olarak Cahit Sıtkı Tarancı’ya kulak verelim: “El sırtında böyle zarif duramaz Ismarlamadır elbisem pardesüm Her ayağa göre değil kunduram Bu kravat ben bağladıkça güzeldir.”

   

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.