Pierre-Joseph Proudhon kimdir?


1809’da Besançon (Fransa)’da doğan Proudhon, kendini anarşist olarak niteleyen ve tüm hayatı boyunca anarşizmin yaşanabilir bir öğreti olması için mücadele veren bir düşünürdür.

“Stirner ne kadar egoist bir bireyci ise, Proudhon da o kadar toplumsal bir bireycidir. Godvin’in anarşizminde bir akıl sistemi düşüncesi ne kadar temel bir yer tutuyorsa, Proudhon’un anarşizminde de içkin bir adalet düşüncesi o kadar temeldir.” Onun bir düşünür olarak nitelenmesi belki tam olarak doğru olmayacaktır. Disiplinli ve felsefi bir sistem kurmuş değildir çünkü. Ancak halktan gelen ve hayatı boyunca kendi imkanlarını zorlayarak okul dışı öğrenimini sürdüren Proudhon (bu da, imkansızlıklardan kaynaklansa da, anarşizmin ruhuna uygun bir davranıştır), anarşizmin uygulanabilirliğini ortaya koyan ve hayata geçiren bir anarşisttir.

Devrimciliğini nihilizme, anarşizmini de terörizme vardırmamıştır. Rus anarşistleri gibi bir soylu olmadığı halde, modem toplumun dayatmasıyla tehlikeye düşen toplumunun manevi değerlerinin de savunucusu olmuştur. Hegel gibi o da sağ ve sol eğilimli toplumsal hareketleri etkilemiştir. Komünistler, sendikalistler, faşistler ve Hıristiyanlar onda kendilerine ait bir şeyler bulmuşlardır. Çünkü onun da etkilendiği kaynaklar o denli karmaşıktır. Bunu kendisi şu şekilde ifade eder: “Benim gerçek ustalarım üç tanedir: başta İncil, sonra Adam Smith ve en sonu Hegel.” Proudhon, güçlükle yürütebildiği bir basımevi sahibi oluncaya dek matbaalarda çalışmıştır. Bu sıralarda özellikle Rousseau ve Hegel’i okumuştur. Ona gerçek ününü 1840’da yayınlanan Mülkiyet Nedir? adlı eseri kazandırmıştır. 1846 yılında ise Ekonomik Çelişkilerin Sistemleri ya da Sefaletin Felsefesi adlı eserini yayınlayacaktır.

Bu eseri Marx Felsefenin Sefaleti başlıklı bir kitapla eleştirmiştir. 1848 devrimiyle Proudhon meclise girecek, ancak fikirleri nedeniyle para ve hapis cezasına çarptırılmaktan kurtulamayacaktır. 1 8 58 yılında ise Devrimde ve Kilisede Adalet Üzerine adlı eserinde Kilise’ye saldırdığı için yeniden hapis cezasına çarptırılacaktır. 186 l ‘de Savaş ve Barış, 1863 de Federatif İlke ve İtalya’da Birlik isimli eserlerini yayınlayacak, 1864’de ise Paris’te ölecektir. 1847’de bir işçi kadınla evlenen Proudhon’un bu evlilikten dört kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

 

Proudhon, Fransız Devrimi’nin “Eşitlik, Kardeşlik, Özgürlük” sloganının gölgesinde yetişmesine rağmen, düşüncelerinin eksenine “Adalet” ilkesini yerleştirmiştir. Çünkü adalet olmaksızın “eşitlik, kardeşlik ve özgürlük” gibi ilkelerin müşahhas anlamda gerçekleşimi mümkün değildir. Adalet, bu ilkelerin tümünü kapsadığı gibi bu ilkeleri de aşan bir toplumsal ilkedir. “Proudhon’un hemen hemen tanrısal bir Adaletin ilkelerine uyarak kurulacak olan anarşizmi, dinsel olarak nitelenebilir.” “Toplumları yöneten merkezi bir gök cismi, politika dünyasının üzerinde dönmekte olduğu eksen, tüm eylemlerin ilkesi ve kuralı olan bu Adaletin gerekliliğidir ki, onun özel mülkiyete karşı o ünlü yergisini yapmasına yol açmıştır. İşgal hakkı, ilk işgalcinin yararına olarak sonradan gelenlerin haklarını tanımadığına göre adaletsiz ve barbarca bir haktır. Mülkiyet karı yararına olduğunu da iddia edemez. Yanı sıra işsizliği, üretim çokluğunu, iflasları ve yıkımları da getirir çünkü. Fakat Proudhon özel mülkiyeti yerin dibine batırmakla birlikte kolektif mülkiyet kavramını da eleştirir. Liberal rejimde güçlüler güçsüzleri sömürmektedir ama komünist rejimde de güçsüzler güçlüleri sömürmektedir. Şu halde mülkiyet olmamalı; fakat sahiplik, yani bir çeşit nispi mülkiyet olmalı, bunda da toplumun denetimiyle her türlü yolsuzluk önlenmelidir. Mülkiyet, kötüye kullanma hakkını içerdiği ölçüde bir hırsızlıktır. Buna karşı sahiplik, bireyin gelişmesi için bir gerekliliktir. İnsanoğlunun yüreğinde sahipliğin, çalışmanın sürekli özendiricisi; onun yokluğunun da çalışmayı durgunluk ve ölüme sürükleyecek olan bir hasım gibi kalması gerektir.”

Proudhon’a göre “Adalet fikri bütün insanların kafalarına yerleşmemiştir. Halbuki bu fikir inkılabın temel taşı olmalıdır. Adalet fikri insanın kendi şahsına hürmet hissinden doğar. Bu his egoizmin zıddıdır.” Ona göre adalet doğrudan ahlaki bir güçtür. Bu gücün ortaya çıkarılması için, öncelikle buna engel olan devletin kaldırılması gerekir. Ama bu yapılırken şiddete ve devrime baş vurulması, bir başka adaletsizliğe yol açabilir. Amaçlar kadar araçlar da önemlidir çünkü. Proudhon’a göre devlet, kendine özgü, bireylerin dışında ve üstünde hukuksal normlar üzerinde kurulu olduğundan her türlü yasal temelden yoksundur. O gerçek bir sözleşme sonucu ortaya çıkmadığı gibi devamı da herhangi bir sözleşmeye dayanmaz.

Demokrasi de azınlığın çoğunluk tarafından yapılan kanunları kabul etmeye zorlandıkları bir totalitarizmdir. Gerçi Duverger’in deyişiyle demokrasiler de çoğu kez oligarşiye dönüşmektedirler. Devlet sözleşme sonucu değil, mülkiyete bağlı çıkarların savunulması için belli bir azınlık tarafından kurulur ve çoğunluğa benimsetilir. O nedenle devlet daima müstebit ve adaletsiz olacaktır. Proudhon genel oy ilkesini reddederken, sendikaları da çalışma özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelmiş tekeller olarak nitelemektedir. Ona göre yönetilmek “yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarını evetlemek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.’ İnsanların hemcinslerince egemenlik altına alınması ve yönetilmesi köleliktir. “Monarşik, oligarşik, demokratik, ne biçimde olursa olsun egemenlik, ya da insanın insanlarca yönetimi meşruiyete aykırı ve abestir.” Ona göre önderlik insanın içgüdüsel ve hayvani yanına ait bir duygudur.

Proudhon kapitalizmi, bütün mülkiyet sistemlerinin en adaletsiz olanını yaratmakla suçluyordu. Bu sistemde üretici ile mülk sahibi arasında ters orantılı bir bölüşüm sistemi ve bu sisteme dayanak sağlayan faiz, rant, kira gibi haksız kazanma yollarıyla toplumun en geniş kesimini oluşturan emekçi ve üretici güçler ezilmekte ve sömürülmektedir. İşte devlet de bu aşamada devreye girerek ezilen kitlelere karşı egemenlerin yanında ve yine büyük ölçüde kapital/mülk sahiplerinin çıkarlarının koruyucusu olarak zalim bir fonksiyon üstlenecektir. O nedenle Proudhon meseleyi bir kelime ile kestirip atmakta ve “Mülkiyet hırsızlıktır” demektedir. Çünkü mülkiyet güçsüz halk kitlelerinin sömürüsü ve doğal kaynakların talanıyla oluşmaktadır.

Kapitalizmde ortaya çıkan üretim fazlasının çoğu kapitaliste, azı ise işçiye gitmektedir. Böylece hayat standardı düşen ve zamanlarının çoğunu çalışmaya ayıran işçiler, bu halleriyle kültürel açıdan kendilerini geliştirememekte ve yönetim üzerinde herhangi bir etkinlik oluşturamadıkları gibi çoğu kez de kapitalistlerin albenili reklam ve propagandalarının -işitsel ve görsel yayınların anlık cazibelerinin bombardımanının- altında, kapitalistler tarafından yönlendirilmektedirler. Zaten yönetmek de yönlendirmek, uyruklaştırmak, özneleştirmek ve yönetilenlere karşı şiddetin kullanım hakkının meşru sahibi olmaktır. İş vermek ve işsiz kaldıkları takdirede de onları her türlü acze düşürmektir. Çünkü içlerine düşecekleri sefalet, madunları her tür toplumsal etkinlik ve egemenliğin dışına itecektir. Böylece, sözümona demokratik yönetimlerde de, neticede oldukça güçlü imkanlara sahip olan bir grup azınlıkça kotarılan yönetim sistemleri, çoğunluğun oyuna sunularak yasallaştırılacak ve bu aldatmaca sürüp gidecektir.

Proudhon’un devleti reddetmesi doğal olarak Hegelci anlamdaki bir sentezciliği de reddetmesine neden olacaktır. Böylece
Proudhon bireysel özgürlük adına Hegelci birlikçiliğe karşı çıkmakta ve bireyci (toplumcu birey) anarşistler safında yer almaktadır. Aynı zamanda tekamülcü mantığın ilerlemeci ve pozitivist açmazına da düşmeyen Proudhon, Marksizm gibi hem ilerlemeyi hem de tüm ilerlemeleri durduran sosyalist birlikçiliğin nihailiğini kabul etmek gibi bir açmazla yüz yüze gelmemiştir. Onun, tüm sınırların kaldırılacağı, ulusal devletlerin yok olacağı, otoritenin merkezden uzaklaştırılarak yerel birlikler arasında paylaştırılacağı ve yasaların yerini özgür sözleşmelerin alacağı federal bir dünya toplumuna ilişkin görüşleri, 1851 yılında yayınladığı XIX. Yüzyılda Genel Devrim Anlayışı adlı eserinde yer alacaktır.

Proudhon, bireyci değil, toplumcudur. “Ne cemaat, ne despotluk, ne parçalanma, ne de anarşi olan; fakat düzen içinde özgürlük ve bütünlük içinde bağımsızlık olan bir toplumsal eşitlik durumu bulmak.” Proudhon’u diğer anarşistlerden ayıran bir yön de geleneksel değerleri ve özellikle aile bağlarını savunmasıdır. “Aileye yapılacak her suikast adalete saygısızlık, halka ve özgürlüğe ihanet, devrime hakarettir” der. Burjuvaziyi, aileyi barındırdığı için eleştiren Marksistlerin tersine, aileyi ve eşler arasındaki bağları sarstığından, aile ilişkilerini gülünç bir duruma soktuğundan ötürü yerer.

Kadınların çalışmasına ve kadın erkek eşitliğine karşı çıkar. Kadının yeri evi ve çocuklarının yanıdır. İlkesi düzen, aile ve çalışma olan bireyci bir toplumculuktan yanadır. ıoı Yahudi düşmanı biri olan Proudhon zencileri de aşağı
bir ırk olarak görmektedir. Proudhon miras hakkının korunmasını kabul etmektedir. Faizi reddederken, bizzat kendisinin de denediği Halk Bankası aracılığıyla karşılıksız kredi verilmesini savunmaktaydı. Ancak Halk Bankası girişimi, cezaevine girişi nedeniyle sonuçsuz kalacaktır.

Proudhon devrimci bir anlayışa sahip olduğu halde ayaklanmalara, sınıf savaşlarına ve teröre (şiddete) karşıdır. Arzuladığı anarşizmi olumlu anarşizm olarak niteler. Barışçı yöntemlerin kullanılmasından yanadır. Beri yandan savaş olgusunu da reddetmez. Kavga ve çatışmaların toplumların gelişmesinde olumlu bir rol oynadığını söyler. Proudhon, Mülkiyet Nedir’in sonuç kısmında görüşlerini şu cümlelerle özetler: “Karısını ve çocuklarını sevmek bir ihtiyaçtır. Bunların koruyucusu ve destekçisi olmak bir ödevdir. Başka herkese tercihle sevilmek bir haktır. Eş bağlılığı adalede olur, eş aldatma topluma aykırı bir suçtur.

Ürünlerimizi başka ürünlerle değiştirmek bir ihtiyaçtır: Bu değiş-tokuşun eşdeğerlikle yapılmış olması bir haktır. İntihar hileli bir iflastır. İşimizi aklımızın ışığına göre tamamlamak bir ihtiyaçtır. Cüzi irademizi korumak bir ödevdir. Özgürlük hiçbir zaman miras ve vasiyet haklarına karşı değildir.” Proudhon, toprakta kullanma hakkını ve işçinin emeğinin karşılığını almasını kabul ederken, ticari hayatta mübadele sistemini öngörür. Toplumlar uluslar şeklinde ve ayrılıkçı bir temel üzerinde yapılaşmayacak, federasyonlar biçiminde serbest bir çatı oluşturacaklardır. ıos Paranın yerini, karşılıkları ürünler, mallar olan kredi bonoları alacaktır; bunların değerlerini de mal oldukları çalışma süreleri oluşturacaktır.

Proudhon, endüstriyel üretimi işçi kooperatiflerine bırakır. Bu kooperatiflerde üyeler hem ortak hem de sorumlu olacaklardır. Ttim görevler seçim yoluyla verilecektir. Bu kooperatifler gerekli krediyi Halk Bankası’ndan, faizsiz olarak sağlayacaklardır. Öğretim ana-baba ve öğretmenlerin nezaretinde yapılacak ve hayatın içerisinde olacaktır. Proudhon bu görüşlerini 1843’te çalıştığı Lyon’da ilişki kurduğu Mutualistler (karşılılıkçılık, karşılıklı yükümlülük ya da dayanışmacılık) adlı bir işçi örgütünde geliştirecektir. Bu örgütün temel felsefesi toplumu devrim yerine ekonomik eylemlerle değiştirmeye çalışmasıdır. Prodhon üretimin artırılması ya da toplumun ilerletilmesi gibi pozitivist ve Marksist eğilimleri de benimsemez. O daha çok insanın özgürleştirilmesi ve toplumun ( çalışma yoluyla) onarılarak canlandırılması düşüncelerini savunur.

Proudhon’la Marx arasındaki kalem tartışmasından söz etmiştik . Soku Hegelciler onu, Adaleti yeni bir yüceliğe bürüyerek dinsel yabancılaşmayı yeni bir biçim altında canlandırmaya çalışmakla suçladılar. Marx da Kutsal Aile’de bu yüceltme ile ilgili eleştirilerde bulunur. Felsefenin Sefaleti’nde ise Proudhon’u soyut bir takım kurguların serabına kapılmakla suçlar. Ekonomik olaylar sürekli değişme ve gelişme içerisinde iken, Proudhon’u bunları değişmez sistemlere dönüştürmekle yerer. Toplumsal sorunları çözerken devletsiz bir yöntem arayışını hayalcilikle niteler. Proudhon sorunun çözümünü bireysel (özgürlük) ekseninde ele alırken, Marksçılar toplumsal (eşitlik) ekseninde ararlar. Proudhon ekonomiyi öne alırken, Marx siyaseti ön plana çıkarır. Marx’a göre “Proudhon’un eseri yalnızca ekonomi-politik üzerine bir inceleme, sıradan bir kitap değildir; bir “İncil”dir o.”  “Proudhon üreticiyi ve tüketiciyi özgür bireyler olarak ele alırken metafizik nitelikler vermektedir onlara. Çünkü üretici ve tüketiciler üretim araçları ve üretim koşullarının egemenlikleri altındadır.

Marx, Proudhon’un, ütopisclerin duygusal toplumcu hayalciliklerinden uzak oluşunu takdirle anarken, onun aile gibi geleneksel değerlere bağlılığını eleştirir. Ona göre Proudhon küçük burjuvazinin iktisatçısı ve filozofudur. Hem burjuva, hem halk adamıdır; iktisatçıları ve sosyalistleri eleştirir ama gerçekte onların aşağısındadır.1 08 Marx’a göre Prodhoncu ütopizm, kamusalın karşısına özel olanı koymakla insanın yabancılaşmasını sürdürmektedir. Ancak Marx da, sosyalist toplumun gerçekleşmesiyle diyalektik çatışkının çözüleceğini ileri sürerken metanzik bir tasarıyı ve ütopik bir varsayımı tarihsel gerçekliğin üstüne çıkarır.

Ona göre gerçek demokraside siyasal devlet ortadan kalkar. Sadece devlet değil, mübadele, işbölümü, para ve ücretli emek gibi tüm dolayımlar da. Yine Marx, gerçek bireysel insanın toplum içerisinde ortaya çıkacağını söyleyerek, insanı bu somut bütünlük içerisinde kavrayamayan Rousseau’nun özgürlük vurgusunu öne çıkaran anarşizan yaklaşımlarını da eleştirir.

Hegel’in sivil toplum üzerindeki devletin hegemonik gücü anlayışına karşı, Marx açısından devleti belirleyen sivil (kapitalist) toplumdur; dolayısıyla devletin özerk bir gücü bulunmamaktadır. Beri yandan kapitalizme yönelttiği onca eleştiriye rağmen, devrim umudunu beslemek adına da olsa ticaretin olabildiğince serbestleşmesini ve görece de olsa ilerletici niceliklere sahip olduğunu ileri sürdüğü liberalizmi ve kapitalizmi savunur. Ona göre kapitalizm, geleneksel toplumsal yapıları yıktığı ölçüde devrimcidir. Marx ne denli determinist ise, Proudhon da o denli determinizme karşıdır. Proudhon ne denli “küçük burjuva” ise, kendisi de o denli “kapicalisc”cir. Proudhon ne denli ahlakçı ise Marx ise o denli ahlak karşıtıdır. (Elbet bu tespit mefhumu muhalifini doğru kılmaz; yani bu demek değildir ki Marx ahlaksızlık yanlısıdır ya da bunu savunur. O sadece ahlakın toplumsal koşulların bir ürünü olduğunu,.yani toplumsal koşullarca belirlendiğine dikkat çeker.) Proudhon “proleter toplumsal kolekcivice” fikrine olduğu kadar, barbarca bir yıkıcılık olarak gördüğü grevlere, dolayısıyla da sendikal örgütlenmelere de karşıydı. Bunlar çünkü, bir anlamda hep iktidar üreten oluşumlardı. O ise hep içkin ve özerk oluşumlardan yana koymaktadır tavrını.

Marksizm de “tıpkı kapitalizm gibi, maddi ilerlemenin yüce önemine duyulan ruhsuz ve rasyonalist bir inancın ürünüdür; verimlilik, rasyonalizasyon, sayısallık ve mekanizasyonun çokça önemsenmesi, Marksizm’in kapitalizmle buluştuğu noktalardır.” Marx’ın otoritarizmi kadar toplumun yönetiminin belli bir sınıfa inhisarı düşüncesi de Hegel’le uyumludur. Proudhon’la Marx, Proudhonculukla Marksçılık, anarşizm ile sosyalizm arasındaki kavga 1. Encemasyonal’le zirveye çıkar. Gerçekte 1. Encernasyonal’i ( 1864, Londra) daha çok Proudhoncular hazırladılar. Ancak Proudhoncuların üstünlükleri giderek azalacak ve Enternasyonal eylem yanlısı (ihtilalcı) Marksçıların denetimine girecekti. Gerek mülkiyetin eldecilik biçiminde korunması, gerek devrim fikrine karşı oluş, gerekse ekonomik ilkelerin politik ilkelerden üstün tutulması ve proletarya diktatörlüğünün yadsınması, Proudhonculuğun zamanla Marksçılar karşısında gerilemesine neden olacaktır. Nihayet 1868 Brüksel kongresinde “kurtuluşu özgürce birleşmede, tüm biçimleriyle işbirliğinde değil, mülkiyet ortaklaşalığında” gören komünist tez benimsenecek ve Proudhoncular yenilgiye uğrayacaktır. Marx’ın merkezileştirme düşüncesine karşı anarşistler, özgürce kurulmuş endüstriyel ve tarımsal derneklerin federatif bir biçimde bir araya gelmesini savunmaktaydılar. Ancak 1 872’de La Haye’de toplanan kongreden anarşistlerin lideri Bakunin’in kovulmasıyla anarşizm, terörcü ve barışçı olmak üzere iki eğilime bölünerek Enternasyonal dışı kalacaktı. Barışçı ve sendikalist olan anarşistler, doğal olarak Proudhoncu ilkelerden yola koyularak günümüze değin gelen anarko-sendikalist mücadelelerini sürdüreceklerdir.

Proudhon hiçbir zaman gerçek bir ateist olmamıştır. Rahibin mutlak dogmatizminden ne kadar nefret ediyorsa, ateistinkinden de o kadar nefret ediyordu. O, Tanrı düşüncesini yadsımıyor, sadece buna muhalefet ediyordu.” Proudhonun öne çıkardığı adalet, aile yapısının korunması, kadının öncelikle analık vasfını üstlenmesi, toprak üzerinde mutlak mülkiyet yerine nispi mülkiyet ilkesini (kullanma hakkını) savunması, faizi reddederek faizsiz kredi ve ticarette değiş-tokuş sistemini uygulamak istemesi, sömürücü kapitalizme karşı çıkması, komünizmi ve maddeciliği reddi, manevi değerleri savunması, adem-i merkeziyetçiliği politik anlayışının temeline koyması, İslam’la oldukça benzeşen anlayış ve kabullerdir.

Onun Kilise ile yürüttüğü kavga ise, Kilise’nin krallık ve aristokrasinin doğal müttefiki olması nedeniyle kaçınılmaz bir davranıştır. Yoksa bu Fıtrat Dini’ne karşı yöneltilmiş bir saldırı olarak alınmamalıdır. Onun kavgası koşulsuz, ödünsüz ve katıksız özgürlük içindir: “Özgürlük kendisine egemen olmayı hedefleyen her türlü illere ve her türlü güce karşı koyan ölümsüz muhaliftir: kendinden başka hiçbir şeye inanmayan, kendinden başka hiçbir şeye saygı ve takdir hissi duymayan ve kendini onda kendi antitezi olarak görmediği sürece tanrı fikrine bile tahammül edemeyen, boyun eğmez bir isyankardır.”

 

   

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.