Yeni Dünya Düzeni


II.Dünya Savaşı’yla oluşmaya başlayan dönem, yine onun önemli bir öğesi olan Sovyet Rusya’nın çökmesiyle sona ermiştir. Sovyet Rusya’nın çöküşü, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye ve yakın çevresinde de tesirini göstermiştir. Balkanlarda ve Kafkasya’da meydana gelen hareketlilik (zaman zaman meydana gelen çatışmalar ve yaşanan politik krizler) bunun bir göstergesidir. Milletlerarası münasebetlerle ilgili uzmanların birçoğunun ittifak ettiği bir nokta şudur: Soğuk savaş dönemi, taşıdığı özellikler sebebiyle dünya savaşlarından sonra oluşmakta olan yeni dengeyi belirli bir müddet dondurmuştur. Bu dönem biter bitmez dünya yine yoluna kaldığı yerden devam etmektedir.

Balkanlarda yaşanan hadiseler (Bosna- Hersek, Kosova), I. Dünya Savaşı’ndan önce meydana gelen Balkan savaşlarına ve bu savaşlardan sonraki yönelişlere bir hayli benzemekte, adeta bunların bir devamı görüntüsü vermektedir.

Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra tam olarak sınır meselelerini halledemeyen, Balkan, Ortadoğu ve Kafkas devletleri, mücadelelerine kaldıkları yerden (gizli ve açık) devam etmektedirler.

1990’larda dünyanın tek süper gücü durumunda olan Amerika, kendini dünyanın jandarması ilan etmiştir. ABD’nin Körfez Savaşı’yla ulaşmaya çalıştığı hedeflerden biri de bunu dünyaya ispat ve kabul ettirmek olmuştur. Hemen arkasından hiç vakit kaybetmeden Francis Fukuyama’nın ağzından, yüzyılın sonunun geldiğini ilan etmiştir. Bununla birlikte Batı’nın ve Batı değerlerinin de tek galibi olduğunu dünyaya duyurmuş ve yeni oluşumu kendi istek ve arzularına göre yönlendirmeye çalışmıştır. 1 ABD’nin, dünyayı kendi istediği istikamette yapılandırma çalışmaları sürekli devam etmiş, farklı farklı model ve teoriler ortaya atılarak, zihinler hep belirli merkezlerde toplanmaya çalışılmıştır. Vaktinden önce ilan edilen zaferden sonra, dünyayı medeniyetler tabanında bölen “medeniyetler çatışması” adı altında yeni bir teori ortaya atılmıştır. 2 Her ne kadar bu gayret ve çabalar koskoca dünya kamuoyunu istenilen yöne çevirememişse de kısmi etkilerinin olduğu inkâr edilemez. Bosna-Hersek’te yaşanan hadiseler ve benzerleri hep bu teze referansla izah edilmiştir.

Yeni oluşacak düzen hakkında çok şeyler ortaya atılmıştır. Amerikalı bilim adamı Joseph S. Nye bu meseleyi analiz ederken, artık olamayacağını, klasik hiçbir şeyin eskisi gibi iki kutuplu ve çok kutuplu modellerin zamanının geçmiş olduğunu, en azından yeni arayışların daha farklı modellere dayandırılması gerektiğini söylemiştir. 3

Değişen dünyanın temel dinamiklerini anlamadan bir model oluşturma pek tabii ki mümkün olmayacaktır.

Birçokları içinde bulunduğumuz dönemi enformasyon çağı olarak nitelendirmektedir; zira bilgi çok değer kazanmış, alınır satılır bir meta ve aynı zamanda bir güç vasıtası haline gelmiştir. Geçmiş yıllarda milletlerarası siyasette ve hayatın birçok sahasında tesirli olan “milli devlet” anlayışı yavaş yavaş güç kaybetmiş, diğer tarafta yeni güç odakları oluşmaya başlamıştır. Sivil toplum kuruluşları, milletlerarası organizasyonlar ve ticari kuruluşlar bunlardan bazılarıdır.

Geleceğin dünyası hakkında tahminlerde bulunmak için bugünün dünyasına ve bugünün
tesirli güçlerine bakmak gerekecektir.

ABD günümüzde, hem askeri hem de bir ekonomik güç olarak karşımızdadır ve bu yeni oluşumda mutlaka önemli bir yeri olacaktır. Ortaya atılan hiçbir model ABD’siz bir oluşumdan bahsetmemektedir. Dünyanın büyük güçlerinden olmasına rağmen, içte ve dışta birçok problemle baş etmek için uğraşmaktadır. ABD Milli Güvenlik İşleri yardımcılığı yapan ve önemli bir düşünür olan Zbigniev Brezezinsky’ye göre, Amerika (ve aynı zamanda Batı ülkeleri) için en büyük tehlike dıştan değil içten gelmektedir. Bu tehlike, bolluğun getirmiş olduğu, ahlaki kriter tanımayan ve cismani zevkleri baskın bir kültür haline getiren hedonizmdir. 4 Askeri açıdan ciddi (herhangi) bir tehlikeyle karşı karşıya olmayan ABD, son yıllarda ekonomik sahada yeni atılımlar yaparak 1970’lerden beri nisbi olarak inişe geçen ekonomisini düzeltmeye çalışmaktadır. Bunun yanında Süper Güç olmanın getirdiği mecburi harcamalardan bir kısmının diğer devletlerce (Japonya, Almanya) karşılanmasını isteyen Amerika,* serbest ticaret, demokrasi, insan haklan gibi kavramların milletlerarası plânda hâkim olması için uğraşmaktadır.

Avrupa Birliği ve onun içinde büyük bir ekonomik güç olan Almanya, günümüzün önemli askeri ve ekonomik güçleri, arasındadır. 1991 Maastricht Antlaşması’yla politik entegrasyon sürecine giren Avrupa Birliği ülkeleri dünyada aktif bir güç olmayı ve halihazırdaki durumunu korumayı hedeflemektedir. Ekonomik açıdan beklenenden daha başarılı bir entegrasyona giden Avrupa Birliği ülkeleri, halen, politik entegrasyonun getirebileceği problemlerle meşgul olmaktadırlar. Yavaş yavaş sınırların kalktığı ve Avrupalılık üst kültürünün hâkim olmaya başladığı Avrupa’da devletler, oluşması muhtemel kimlik bunalımı meselesiyle meşgul olmaktadırlar. Avrupalılaşmanın kendi alt kültürlerini absorbe etmesinden endişe eden Avrupalı ülkeler, lokal kültür ve kimliklerini korumanın yollarını aramaktadırlar. Sadece Avrupalılaşmaktan değil, aynı zamanda ekonomik ve politik açıdan çok güçlü olan Almanya’nın etkisinden ve Almanlaşmaktan da çekinmektedirler. Almanya’nın hususen Orta Avrupa Politikası ve Balkanlarda (hususen Hırvatistan) nüfuz sahası oluşturma gayretleri vardır. Almanya, sadece Avrupa politikasında değil dünya politikasında da tesirli olmak ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne girmek istemektedir.

Eski sistemin bir ayağı olan Sovyet Rusya, parçalanmış ve hâlihazırda ciddi ekonomik problemleri olan bir ülkedir. Harvard Üniversitesi profesörlerinden tarihçi Richard Pipes’a göre Rusya zaten ekonomik olarak hiçbir zaman Süper Güç olamamış, sadece askeri olarak Süper Güç olabilmiştir.** Bununla birlikte askeri olarak ABD’den sonra ikinci büyük güç olma özelliğini devam ettirmektedir. l989’da başlayan ve 199l’e kadar devam eden çözülmenin şokunu üzerinden atan Rusya, kaybettiği şeyleri geri almak eğilimindedir. Kendi içinde bir bütünlük oluşturamayan Rusya, halen ciddi bir kimlik krizi yaşamaktadır. Batı taraftarı ve Batı karşıtı gruplar arasında sürekli bir mücadele yaşayan Rusya, çok ciddi bunalımlarla karşı karşıyadır. Ekonomik problemlerini bir türlü çözememiş ve bunun yanında çok ciddi bir mafya yapılanmasına sahne olmuştur. Soğuk savaş döneminde ABD ve Batı için askeri. bir tehdit unsuru olan Rusya, bugün, kara para, mafya ve uyuşturucu ticaretinin merkezi konumuna gelerek, farklı bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Bütün bunlara rağmen, yine de kendisinden kopan cumhuriyetlerle askeri, ekonomik ve politik ve bu devletler üzerindeki kısmi nüfuzunu muhafaza etmiştir.

Japonya hususen 1960-70’lerden sonra yaptığı hamlelerle günümüzün ekonomik devlerinden biri haline gelmiştir. Birçok sahada ABD ve Avrupa birliğinden daha ileri olan Japonya’nın askeri bir güç olamaması dünyadaki tesirini kısmen de olsa gölgelemektedir. Uzakdoğu’da ve dünya yönetiminde söz sahibi olmak isteyen Japonya için en büyük tehdit Çin’den gelmektedir. Çin’le hem bölgesel bir güç olma noktasında, hem de tarihten gelen bazı problemlerden dolayı münasebetleri bozuk olmuş ve karşılıklı birer tehdit unsuru oluşturmuşlardır. Halen Almanya gibi ABD’nin askeri şemsiyesi altında olan Japonya, kendi askeri gücünü oluşturmak ve Güvenlik Konseyi ‘ne girmek istemektedir.

Dünya nüfusunun beşte birine sahip olan Çin de, ortaya atılan modellerde önemli bir aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem askeri ve hem de ekonomik kapasitesi yüksek olan Çin, gelecekte adından çok bahsedilecek ve dünyanın gidişatında söz sahibi olacak olan ülkelerdendir. 6

Yapılan hesaplar ve planlar daha çok, yukarıda adı geçen ülkeler üzerinde olmaktadır. Bazen ABD, Avrupa Birliği ve karşısında Pasifik’in bazen de bu beş ülkenin oluşturacağı bir koalisyonun dünyanın geleceğine hâkim olacağı düşünülmektedir. Oluşmakta olan yeni dünya düzeninin bir özelliği de halen tam bir netlik kazanmamış olması ve bu sürecin çok yavaş işlemesidir.

Her ne kadar, tahminlerde bulunmak mümkün ise de, geleceğin bize göstereceği oluşumlar üzerinde kesin konuşmak için vakit biraz erken görünmektedir. Zira şu an dünyanın süper gücü unvanına sahip olmasına rağmen ABD, uluslararası sistemde her seviyede hiyerarşik bir yapı oluşturamamaktadır. 7

Dünyanın içinde bulunduğu sistem, yalnızca onu oluşturan süper güçleri değil, aynı zamanda onun bir parçası olan diğer devletleri ve milletleri de etkilemektedir. Dolayısıyla, devletlerin ve milletlerin yalnızca kendi işleriyle uğraşıp dünyaya gözlerini kapaması mümkün değildir. Hususen 21.asrın eşiğinde, dünyanın daha da küçüldüğü bir zamanda, bu bütün bütün imkânsız hale gelmektedir.

Güçlünün hakkını her zaman için savunabildiğini ve dünyayı kendi görüş ve isteklerine göre yönlendirdiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. Zira iktisadi ve askeri alanda güçlü olan ülkeler, her zaman çok rahat bir şekilde kendi kültürlerini, inançlarını ve hayat anlayışlarını dünya halklarına empoze edebilmişler, insanların sadece idaresine değil, onların zihinlerine ve kalplerine de müdahale etmekten çekinmemişlerdir. Günümüzde dünyada Amerika kaynaklı malların revaçta olması, filmden müziğe, modadan yeme alışkanlıklarına kadar Amerikan tarzının hâkim olması bunun bir göstergesidir.

Reel politiğin hâkim olduğu dünyada, bizler daha şuurlu ve kararlı hareket etmek zorundayız. En kısa zamanda, mevcut kaynaklan en verimli bir şekilde kullanmak ve Avrupa ülkelerinin ve Kuzey Amerika ülkelerinin daha da güçlü olabilmek için yaptığı gibi, ekonomik alanda, tarihi ve kültürel bağlarımız olan ülkelerle yakınlaşarak ve birbirimize destek olarak, güçlü olma yoluna gitmemiz gerekmektedir.

Bahsetmeye çalıştığımız yeni dünya düzeni hâlen tamamlanmış bir süreç değil, bilakis oluşmakta olan ve her gün ortaya atılan yeni fikirler ve bu fikirler etrafında kurulan kurumlarla şekillenen bir görüntü arz etmektedir. Yıllardır hep geriden gelen ve kurulan düzende verilen rolleri oynamaktan başka elinden bir şey gelmeyen bizler için, vakit bütün bütün geçmemiştir. Her ne kadar hâlihazırdaki durumumuz pek iç açıcı görünmese de, elimizi çabuk tutabilirsek, dünyanın geleceğini belirlemede ve kurulacak olan yeni yapının sağlam ve güvenilir temeller üzerine kurulmasında katkımız olabilir

* Körfez Savaşı’nın toplam 75 milyar dolar olan maliyetinin 20–25 milyarını ABD, 10 milyarını Japonya ve geri kalanını da Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri karşılamışlardır. 5

** Richard Pipes, Is Russia Still an Enemy, Foreign affairs, Vol. 76.

Kaynaklar
1- Francis Fukuyama, “The End of History?”, National Interest. No 16. 1989.
2- Samuel P. Huntington, “The Clash of Civilazation?”, Foreign Affairs, Summer 1993, vol. 72/3.
3-Joseph S. Nye, Jr. “What New World Order?” , 1993.
4- Zbigniev Brezezinsky. “Kontrolden Çıkmış Dünya,” İş Bankası Yayınları, 1993.
5- Tayyar Arı, “Basra Körfezi Ve Orta Doğuda Güç Dengesi”, Alfa Yayınları, 1996.
6- Kenneth Waltz. ‘The Emerging Structure of New World Order”, Survival, 1993.
7- Faruk Sönmezoğlu, “Yeni Dünya Düzeni”, Bağlam Yayınları, 1994. 5.7.


0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.